Kayıtlar

Ekim, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Zor değil mi, zihnin gizli odalarını, saklı güdülerini, karmaşık mirasını keşfedebilmek...

Resim
Zor değil mi? Kendini anlayabilmek için, dünyayı unutabilmek. Zihninin gizli odalarını, saklı güdülerini, karmaşık mirasını keşfedebilmek. Zihnini fethetmek. Kısıtlamasız, dirençsiz, korkusuz, savunmasız bir yaşam sürebilmek! Kendini umarsızca dünsüz, yarınsız, sonsuz deneyimlerin kollarına bırakabilmek! İçinde hiç bir zorlama hissi, olmama, kazanamama, ulaşamama korkusu duymadan yaşamın akışına karışıp akıp gidebilmek, yaşamla bütünleşebilmek, onun anlattıklarını keyifle dinleyebilmek! Kolay değil mi? Dünyayı keşfetmek için kendini unutabilmek. Duygular, düşünceler, arzular, korkular, beklentilerden oluşan bir bulut kümesinin içine gömülü, asıl gerçekleri görmeden yaşamak. Anıları, hatıraları, deneyimleri sürekli zihninde biriktirmek. Herşeyi, sadece düne dair deneyimlerle renklendirip, projekte eden bir zihnin, senin görmeni istedikleriyle sınırlı olarak görmek! Bildik acıları, yaşanmamış mutluluklara tercih etmek. Öğrenilmiş bir çaresizlikle, hayattan sürekli şikay...

Neden düşüncelerin bağlarından kurtarıp özgür bırakamıyoruz aşkı?

Resim
Ne tuhaf değil mi? İkimiz de duramıyoruz zihnimize kayıt etmeden birbirimizi. Biriktirmekten vazgeçemiyoruz anılarımızı? Hazlarımızı kaydediyoruz. Tartışmalarımızı kaydediyoruz. Neşemizi kaydediyoruz. Üzüntülerimizi kaydediyoruz. Zamanla birbirimiz hakkında ne çok şeyi imgeleştirip zihnimize yığıyoruz. Sonrası ise; Kendimizi onlardan bir daha kurtaramıyoruz. Yaşanacak olanı onlarla karşılıyoruz, Yaşananı onlarla karşılaştırıyoruz. Sürekli bölünüyoruz, çatışıyoruz. Yoruyoruz, yıpratıyoruz kendisi zaten çok narin olan aşkı! Engelliyoruz yaşanacak olanı. Kısıtlıyoruz, kırıyoruz, döküyoruz, yaralıyoruz. Neden aşkı düşüncenin yörüngesi oturtmayı bu kadar çok seviyoruz? Neden düşüncelerin bağlarından kurtarıp onu özgür bırakamıyoruz? Anlamını neden yaşarken veremiyoruz? Neden hiç bir eksiği olmayan bir özgürlük gibi yaşayamıyoruz biz aşkı? 15 Ocak 2011 Haşim Arıkan Fotograf: Nicole Kidman & Baz Luhrmann

Acaba insan hayatı boyunca, kendini keşfetme yolculuğundan daha büyük bir yolculuğa çıkabilir mi?

Resim
Kimim ben? Benliğim dediğim şey, kalıcı bir şey mi? Yoksa “ben” sürekli değişen, sürekli devinim halinde, canlı bir şey mi? İstediklerime doğru yürürken kim olduğumdan, hayatın neresinde bulunduğumdan emin miyim? Amacım ne? Ne bekliyorum hayattan? Eskiden cevaplarım vardı, şimdi ise daha çok sorularım. Düşünceler beynimin içindeki birer vahşi at gibi, beni her tarafa götürmeye hazırlar. Ama herşey cesaretimin ölçüsüne bağlı. Hayat hikayemi cesaretimin ölçüsü şekillendiriyor, renklendiriyor. İnsan acaba hayata ne istediğiyle mi, yoksa ne olduğuyla mı katılabiliyor? Ben, kendim için istediklerimi elde etme yolunda, nereye doğru gitmekte olduğumu ne kadar bilerek hareket ediyorum? Attığım her adıma ya talimatlar, ya sorumluluklarım, ya da yargılarım yön veriyor! Geçmişin şeytanları ise içimde hiç bir zaman susmuyorlar. Yaptığım herşey çevremdekilere kendimi ispatlamak, kendimi değerli kılmak için. Bazen bütün çabam, bütün uğraşım acaba benden beklenen bir yaşamı uygul...

Ne olmadığını fark ederek, ne olduğunu keşfetmeye başlıyorsun...

Resim
Merak ediyorsun! Var olduğunu bildiğin gibi, ne olduğunu da bilmek, kim olduğunun daha fazla bilincine varmak, daha fazla aydınlanmak istiyorsun. Doğduğunda dahil olduğun inanç sistemi sana artık dar geliyor. Senin için önemli olan bir çok şey yavaş yavaş önemini yitirmeye başlıyor. Bugüne kadar sana sunulanları artık yaşanarak bilinene çevirmek istiyorsun. Bugüne kadar farkına varamadığın bazı şeylerin farkına varabilecek bilince kendini yine sen taşıyorsun. Bilincini bu yeni akışa sen açıyorsun. Ve pek çok yeni olasılık oluşmaya başlıyor önünde. Bugüne kadar hep fiziksel olarak algıladığın hayat, ruhsal olarak da sana birşeyler ifade etmeye başlıyor. Kendini kısıtlamalardan, engellerden arındırmanla birlikte yepyeni bir keşif yolculuğu başlıyor senin için. Mutluluğa ulaşabilmek için duygularına, düşüncelerine şablon oluşturmaya ihtiyacın olmadığını keşfediyorsun. İçinde birşeyler dışarı çıkmak için harekete geçiyor. Bir felsefeye, bir guruya ihtiyaç duymaksızın kendi ...

Zamanın adının zaman olmadığı zamanlardı o zamanlar...

Resim
Zamanın adının zaman olmadığı zamanlardı. Çok çok azdı yeryüzünde kendilerine sonradan insan adı verecek olan canlılar. O zamanlar hepsi Adem ve Havva’dan olma çocuktular. "Kardeştiler, dosttular, arkadaştılar" Zaman akıp geçti. Hızla çoğaldılar. Anne oldular, baba, akraba oldular. Dünyanın dört bir yanına dağıldılar. "Hepsinin tek vatanı dünya idi" Zaman akıp geçti. Zihinlerini düne dair bilgilerle doldurdular. Bugünün tüm yükünü yarına taşıdılar, korkularına süreklilik kazandırdılar. Korktukça, kurallar, yargılar, teoriler, ideolojiler yarattılar. Herşeye önyargının, bir fikrin, bir inancın, geleneğin penceresinden baktılar, gerçeklikle olan bağlarını tamamen kopardılar. "Kardeştiler hepsi, dünya vatandaşıydılar" Ama bu gerçeği unutup kendilerini yaşadıkları topraklarla sınırlamaya çalıştılar. Kendilerince sınırlar çizdiler, gruplar oluşturdular, kendilerine isimler koydular. Ülkeler, ırklar yarattılar. Millet oldular, devlet old...

Bazen kaybettiğinde kazanıyor insan!

Resim
Senden özür diliyorum. Sana asla veremediğim şeyler için. Hissettiklerinde sana katılamadığım, sana yaşattığım hayal kırıklıkları için. Bize dair yarım cümlelerini hiç bir zaman senin yerine tamamlamaya çalışmadığım için. Korkaklığımı gizleyip, güçlüymüş gibi görünebilmek için sana olan duygularımı bastırıp kendimi senden uzaklaştırdığım için. İtiraf etmeliyim ki, senin beni tanıdığından daha fazla tanımıyordum ben de kendimi. Yaşadığı her ilişkiyle insan kendine biraz daha yaklaşıyor.İçsel hareketlerinin, dalgalanmalarının biraz daha farkına varıyor ve ister istemez kendisiyle yüzleşiyor. Teşekkür ediyorum sana, Bana verdiğin sevgin için. Kim olduğumu, aşkın nasıl bir şey olduğunu bana yaşatarak gösterdiğin için. Her zaman için beraber olmaktan gurur duyduğum, duyacağım biri olduğun için. Sona eren bir ilişkinin ardından bile, içimde nefret duyguları uyandırmadan, sevmeye devam edebildiğim biri olduğun için. Daha önce hiç hissetmemiş olduğum duyguları hissedebilme kapa...

Bu aralar ne çok ihtiyacım var!

Resim
Bu aralar ne çok ihtiyacım var susmaya, yalnız kalmaya. Her şeyden, herkesten uzaklaşmaya. Kendimle başbaşa bir yolculuğa çıkmaya. Onunla arkadaş olup, birlikte uzun yürüyüşler yapmaya. Çatışmadan, çekişmeden onu anlamaya çalışmaya. Bu aralar ne çok ihtiyacım var sessizliğe. Yüreğimle, beynimi yeniden bir araya getirmeye. Güçlü görünmeye çalışmak yerine kendimi güçlü hissedebilmeye. Hiç bir şeye yetişmek için acele etmemeye. Hiç bir şey için mücadele etmemeye. Hiç bir şey için kendimi zorunluymuş gibi hissetmemeye. Bu aralar ne çok ihtiyacım var hareketsizliğe. Bedenimin peşinden koşmaktan yorulan ruhumu, bedenimle yeniden bütünleştirmeye. İçimde biriken tortular beni sessizce terk ederken, yüreğimin yenilerin heyecanı ile titremesine. Yaşayacağım tüm zevkleri, yaşatacağım zevklerle karşılayabilmeye. Bu aralar ne çok ihtiyacım var kendime... Sanki ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi, tanımsız, kuralsız, koşulsuz görebilmeye, sohbete. Ona olan sevgimi yüreğimde hissede...

Anılar kolleksiyoncusu...

Resim
Neden korkuyorum bu kadar seninle yaşadığımız mutluluk anlarını hatırlarken, seni düşünürken, bizimle ilgili gelecek hayalleri kurarken... Neden zihnimde sürekli dönüp duruyor dünün artığı düşünceler. Geleceği kendi tarzlarında renklendirmek için neden bu kadar ısrarcı ve mücadeleciler. Ne zor bir şey, varsayım ve sonuçlardan hareketle bir gelecek hayal etmek. Onun hem dünden farklı olmasını arzulayıp, hem de o sanki o güne kadar bildiklerinin içinde gizliymiş gibi düşünmek. Bize aktarılmış ya da bizim tarafımızdan kazanılmış deneyimler neden hep klavuzumuz rolündeler? Eski yargıların sürekliliği sağlamak için neden bu kadar çok istekliler? İnsanı ne kadar yoruyor bu, düne bağlı düşüncelerin kendilerini sürekli geleceğe yansıtma mücadeleleri. Hareketleri, hep bir ileri, bir geri... İnsan yoksa bir anılar kolleksiyoncusu mu? Hayata geliş nedeni deneyim biriktirmek mi? Neden sormuyoruz hiç kendimize? Geçmiş ölmeden yaşam kendini yenileyebilir mi? Yoksa, insanın aradığı ...

Anlamı var olan bir yaşama, farklı bir anlam kazandırma özlemi...

Resim
Biliyor musun? Her insanın ruhunun, kendine özgü, doğal, farklı bir üslubu vardır. Bu üslup insanın tüm düşüncelerine, isteklerine, hareketlerine, davranışlarına yansır. Her üslubun da kendine has incelikleri, sertlikleri, güzellikleri, acımasızları... Kimi acıları doğal karşılar. Kimi hiç bir şeyden korkmaz. Kimi bütün kötülükleri sineye çeker. Kimi dünyada ki hiç bir şeye karşı kendini savunmaz. Kiminin mutlulukları bile acı doludur. Kimi ise acılarına rağmen hep mutlu. Aslında insanın hayatını cehenneme çeviren de, yine bu üsluptur. İnsan hayatı, ruhunun bu özgün üslubu ile yaşamak yerine, dışarıdan kendisi için uygun bulduğu başka bir üsluba göre yaşamak istediğinde, ruhu iki üslup arasında sıkışır kalır, bütün doğallığı, samimiyeti, coşkusu, huzuru uçup gidiverir, hayat gerçek bir acıya, bir cehenneme işte o zaman dönüşür. Oysa insan gerçek mutluluğa ancak, ruhuna o kendine özel, doğal üslubunu yaşayabilmesi için izin verdiğinde ulaşabilir... 17 Nisan 2010 Haşim ...

Aşk!

Resim
Nedir ki “Aşk" denilen şey? Herşey aşk kelimesinin kulak zarına çarpasıyla başlar, ardından duyduğun o ses beyninin kıvrımlı kanallarında yolculuğuna başlar. Aşkın bulunduğu ya da bulunmadığı anılardan geçerek, duyduğunu,gördüğünü kaydeder, sonunda 'evet' dersin! Kulak zarına çarpan o kelimeyi artık anladığını sanırsın. Ama hangisini? An’da yaşananı mı? Yoksa geçmişi mi? Haşim Arıkan 19 Ağustos 2011 Fotograf: Julia Roberts

Bugün yalan söyle bana, inan çok ihtiyacım var buna…

Resim
Bugün sebepsizce gelip yanına, sana usulca sokulduğumda. O an içinden gelmese de sımsıkı sarıl bana. Bugün çok ihtiyacım var kollarının beni sarmasına, parmaklarının bana dokunmasına. Sanki senin bir parçanmışım gibi yaşamaya. Bugün gözlerinin derinlerine daldığımda, kaçırma gözlerini benden, susma ne olur bir şeyler söyle bana. O an içinden gelmese de beni sevdiğini fısılda kulağıma. Varsın yalan olsun. Bugün çok ihtiyacım var bu yalanı senden duymaya. Senin için değerliymişim gibi yaşamaya. 28 Ekim 2009 Haşim Arıkan Fotograf: Tilda Swinton

Öyle yalanlar vardır ki, günahı, söyleyen ağızdan ziyade onu dinleyen kulaktadır...

Resim
Sence neden böyle? Neden başkalarının ne düşündükleri, ne yaptıkları senin için bu kadar önemli? Neden başkalarının söyledikleri gerçeğin yerini alıyor? Neden herkes haklı oluyor da, sen haklı olamıyorsun? Daha önce başkaları tarafından onaylanmamış hiç bir düşünceye neden inanamıyorsun? Neden kendi düşüncelerine bir türlü sahip çıkamıyorsun? Neden sanki dünyadaki tüm düşüncelerin en uç noktasındaymış gibi yaşamayı seçiyorsun. Hiç düşündün mü? Belki de yepyeni bir düşüncenin başlangıç noktasında sen duruyorsun. İstediğin yaşam gerçekten bu mu senin? Farkında değil misin? Her saniye, attığın her adımla; Kendini yaratıyor ve şekillendiriyorsun. Yaptığın tercihlerle kim ve ne olduğunun kararını veriyorsun. Kendi anlamını, biçimini ve amacını bu şekilde mi yaratmak istiyorsun? Yaptığımız her özgür seçim ya sevgi ya da korku düşüncesinden doğarmış! Korkuyu yıllardır deneyimliyorsun. Neden artık yüreğindeki sevginin sesine kulak vermiyorsun? Hadi Bırak artık dünyayı bi...

Söyleyin bana sizce nedir ölüm?

Resim
Nasıl, hangi koşulda geldiği midir ona anlamını yükleyen? Kaçınılmaz bir son mudur ölüm? Asla karşı konulamayan! Yoksa bir ceza mıdır? Hakime kalemini kırdıran. Bir kurtuluş mudur ölüm? Tüm acılardan, sıkıntılardan. Dayanacak gücün kalmadığında sığınılan. Ya da yepyeni bir başlangıç mıdır? Bilinmeyene doğru yelken açılan. Söyleyin bana sizce nedir ölüm? Neden korkarız ki tanımını bile tam ve net yapamadığımız halde bu kadar ondan? Onun bilinmeyen olması mıdır, yoksa bildiklerimizin onunla birlikte son bulması mıdır bizi asıl korkutan? Onun korkusu mudur bizleri, adil, vicdan sahibi, ahlaklı yapan? Hayat mı çok sever bizi sürekli onun korkusuyla tehdit etmeyi, korkumuzu hep körüklemeyi? Yoksa biz mi çok severiz onun korkusundan beslenmeyi, birbirimizi beslemeyi? Onun acısını bile yine onun korkusuyla unutmayı denemeyi! Söyleyin bana sizce nedir ölüm? Neden vazgeçemeyiz bir türlü bu korkudan? Hayatı hep eksik, hep yarım yaşayıp, eksik ya da yarım bıraktıklarımızı daha ...

Yüzde kaç kendinizsiniz siz?

Resim
“Ben” im diye etrafınıza gösterdikleriniz yüzde kaçınız sizin? Cesaret edip gösteremediğiniz daha yüzde kaçınız var geride? Yüzde kaç kendinizsiniz siz? Düşündünüz mü hiç? Yüzdeyüz kendiniz olmadığınız için; Yüzde kaç mutlusunuz? Yüzde kaç aşıksınız? Yüzde kaç annesiniz, babasınız, dostsunuz, sevgilisiniz,....? Yüzde kaç gerçeksiniz siz? Hayal ettiniz mi hiç, yüzdeyüz kendiniz olabilmeyi? Tüm çıplaklığınızla ortaya çıkıp, ben buyum işte diyebilmeyi? Hiç rahatsız etmiyor mu sizi, üstünü örtüp, unutmaya çalıştığınız, yok saydığınız o duygular? Kurtulmak için hiç bir istek duymuyor musunuz, yıllardır ruhunuza yerleştirdiğiniz sizi kısıtlayan o sınırlardan, kurallardan, yargılardan? Yüzdeyüz kendiniz olarak yaşamak için cesaretiniz mi yok? Yeterince iyi olamamak, red edilmek mi korkutuyor sizi? Yüzdeyüz kendiniz olarak yaşama riskini mi göze alamıyorsunuz? Sizi teslim alan alışkanlıklarınıza, bağımlılıklarınıza mı karşı koyamıyorsunuz? Gerçek olduğuna kendinizi inandır...

Bir gün, içinde güçlü bir ses yükselmeye başlar...

Resim
Arabada dinlemekte olduğum bir haberin, insana kendini, hayatı sorgulatan sözlerine kendimi kaptırıp zihnimdeki düşüncelerin yarattığı fırtınaya daldığım an da yine çıkıyor ortaya. “Nasıl düşüneceğini değil, ne düşüneceğini öğreten bir eğitim sisteminin ürünüsün sen.” diyerek başlıyor her zamanki gibi sükunetle bana anlatmaya, bana benim yakınlığımda! “Bu sistemde öncelikle sana aktarılan verileri ezberlemen istenir senden. Ne düşüneceğine dair her türlü bilgiye sahip olursun böylece. Ama o bilgiler sana nasıl düşüneceğinle ilgili hiç bir şey öğretmez. Hayat, o bilgilerin sen de yarattığı yanılsamalarla akıp giderken, bir gün, içinde güçlü bir ses yükselmeye başlar. O ses seni, bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeyi başarmak, bir katkıda bulunmak için çağırmaya başlar sürekli. O sesi duymaya başladığın an, hayatın anlam safhasına gelmişsin demektir. Bu çağrı yalnızca senin hissedebileceğin, senden başka hiç kimsenin sana anlatamayacağı bir şeydir. Düşünmeye başlarsın hayata geliş amacı...

Yalnızlık...

Resim
Yalnızlık… Kimimizin kişisel tercihi. Kimimizin mahkumiyeti! Kimilerine göre bir zaaf, bir kusur. Kimilerine göre bir keyif, bir lüks. Peki ya siz? Siz yalnızlığı nasıl bilirsiniz? Sever misiniz onu? İster zorunluluk olsun, isterse sizin tercihiniz, Siz, yalnızlığının keyfini çıkarmasını bilenlerden misiniz? Kimimiz onu bir zaaf, bir eksiklik olarak görse de, bazen bizim tercihimiz, bazen mahkumiyet şeklinde gelse de; insan yalnız kalmışsa, onun tadını çıkarabilmeli, hatta belki de zaman zaman kapıları kapatıp yalnız kalmayı kendisi isteyebilmeli! Çünkü; Yalnızlık insanı düşündürür. Yalnızlık insanı büyütür. Yalnızlık insana geleceğini şekillendiren düşler kurdurur. Yalnızlık insanın sırtından yılların yorgunluğunu alır. Kalabalıklar içine hapsolduğunu fark eden insanın kendine kaçışıdır yalnızlık. Beynindeki yeni düşüncelerin tohumlarını attığı o ilk andır. İnsanın kendisi ile doğrudan ilişki kurup, sözcüklerden öte zihinden geçenleri dinleyebilmesidir. “Ken...

Sen ancak düşüncelerin kadar özgürsün...

Resim
Düşüncelerinle yaşamını nasıl etkilediğini fark etmeden, yaşamaya devam ediyorsun... Kendine bakıp göremeden, duyup işitmeden... Hep aynı düşüncelerin hapsinde, yaşamı sürekli tekrar ederken... Yaşadıklarını tanımladığın o düşüncelerin, sadece geçmişle sınırlı olduğunu gözardı ederek herşeyi yargılıyor, tartıyor, karşılaştırıyorsun. Peki ya gerçek! Sence gerçek denilen şey hangisi? Birşeyi ilk defa yaşadığında, içinde düşünce enerjin olmadan hissettiğin o ilk tanımsız duyusal an mı? Düşüncelerinin ona bir anlam yüklediği zaman mı? Sence, korkularını, endişelerini yaratan, sana hayatı sürekli frene basarak, eksik, yarım yaşatan hangisi? Yaşadıkların mı? Düşüncelerinin yaşadıklarına, yaşayacaklarına yüklediği o anlamlar mı? Düşündün mü hiç? Acaba hayatı ne kadar gerçek, ne kadar duyusal yaşayabiliyorsun? Yaşayacaklarına ne kadar önyargısız, beklentisiz, bir sonuca ihtiyaç duymadan, birşeyler için çabalamadan yaklaşabiliyorsun? Unutman gereken neleri, sürekli hatı...

Aynı hatayı daha soylu işlemen neyi değiştirir ki?

Resim
O haksız olduğunu bildiği için, düşünmek istemiyor. Sen ise kötü olduğuna inandığın için düşünceleri sürekli kafandan kovuyorsun. O sürekli sorumluluklarından kaçıyor. Sen ise bütün sorumlulukları hiç düşünmeden üzerine alıyorsun. O hiç bir zorluğa tahammül etmek istemiyor. Sen ise her şeye tahammül etmeye hazırsın. O duygularına ne pahasına olursa olsun pay tanıyor. Sen ise duygularını her yaşadığın sorunda feda etmekten kaçınmıyorsun. Aslında onunla aynı hatayı paylaştığını görmüyor musun? Sen de onun gibi "asıl gerçeği görmeyi red etmiyor musun?" Neden kendine, kendini onu sevdiğin kadar sevme izni vermiyorsun? Yoksa, ne kadarına tahammül edebileceğinin, sınırını mı görmek istiyorsun? 27 Mayıs 2009 Haşim Arıkan Fotograf: Cate Blanchet

Bir hayat gerçekten de böyle mi yaşanmalı sence?

Resim
Düşündün mü hiç? Doğduğun günden başlayarak, içinde yaşadığın toplumla her gün biraz daha burularak nasıl sarmal hale getirildiğini! Gerçekten de yaşanması gereken hayat bu mu sence? Sürekli birilerine bağımlı olmak! Kendini sürekli başkalarında aramak! En değerli, en önemli ilgi alanlarını hep başkalarının içine koymak! Birbirimize benzeyerek, sürekli birbirinin kopyası hayatlar yaşamaya çalışmak! Kendi ruhunun kendine yetemeyeceğinden korkmak! Attığın her adımda sürekli başkalarının da onayına, onlardan gelecek motivasyona ihtiyaç duymak! Farkında mısın? Nasıl da kuvvetli bir ağ oluşmuş çevrende. İplerin bir ucu sana bağlı. Diğer uçları ise, herkesin elinde. Sanki herkes senin efendin. Sen kendinden sürgün, gönüllü bir köle. Düşündüğün oldu mu hiç? Benim bugüne kadar hiç gerçek kişisel bir arzum oldu mu, ben bugüne kadar diğer insanlardan hiç etkilenmeden, onların beğenilerini önemsemeden, sırf içimden geldiği için, neler hayal ettim, neler arzuladım diye? Merak ...

Sence...

Resim
Yaşamında ne olduğu mu? Yaşamının nasıl olduğu mu? Sana önemli olarak sunulan mı? Hayatta önemli olan mı? Hayata isyan etmek mi? Hayata kendi cevabını verebilmek mi? İnsanların senin hakkında düşündükleri mi? Senin kendin hakkında düşündüklerin mi? Olduğun kişi haline gelebilmek mi? Olmak istediğin kişiye dönüşebilmek mi? Dış dünyada önemli olmak mı? Kendine önem veriyor olmak mı? İnanmak mı? Hissetmek, düşünmek mi? Değişmesi gereken; Yaşadıkların, hayatın mı? Senin onlara yüklediğin anlamlar, onları göğüsleme biçimin mi? Asıl sebep; Dünya mı? Yoksa sen mi? 12 Aralık 2008 Haşim Arıkan Fotograf: Marilyn Monroe

Yarın daima senin hayal gücünle sınırlı olacak...

Resim
Hayat hiç bitmeyen tek bir hareket gibi. İnsanın gözlerinin önünde durmaksızın akıyor. Bir şeylere tutunup, onları sahiplenmeye çalışmadığında, bir şeylerin bağımlısı olmadığında, gözlerinin önünden geçip gitmekte olan gösterinin seyri, onun sana hissettirdikleri, düşündürdükleri de bir başka oluyor. İşin sırrı “bugün” de. Dün bir önce bugündü. Yarın ise bir gün sonra bugün olacak. Dün, bugün artık bir anı. Yarın, ne yazık ki senin hayal gücünle sınırlanacak. İşin zor tarafı; Yarını bugünde hep, dünün düşünceleri ile karşılayacaksın. Dünün önyargıları bugünü hep geçmişin içine çekip, kendini biraz daha güçlendirmek için çabalayacak. Dün, bugünü kendine benzetip, onunla geleceğe ulaşmaya çalışacak. Arzularının kaynağı haz ve zevk anıların,korkularının kaynağı ise acı ve ızdırap anıların olacak. Sen hep dünün duygu ve düşünceleriyle bugünü kontrol altına alıp kendini rahat ettirmeye çalıştıkça. Bugün o sona ermeyen hareketin içinden sana daima farklı şeyler anlatmak iç...

İstersen sayfa sayfa oku kendi öykünü, istersen onu red et...

Resim
Korkma! Yalnız değilsin. Sen de herkes gibisin. Senin de kafan karışık, sen de emin değilsin bildiklerinden. Sen de sürekli güvende olmak istiyor, endişeleniyorsun. Senin de acıların sürekli. İnsanlığın öyküsüsün sen de herkes gibi. Bugüne kadar kimbilir kaç kişi, senin gibi ne acılar, ne sıkıntılar çekti. Yaşadıklarından canı yandı, üzüldü, öfkelendi, isyan etti. Neşe, haz ve sevginin parlayan alevleriyle herşey onun için yeniden canlandı. Aslında yapman gereken şey, sadece kendi öykünü öğrenmeye çalışmak. Aradığın, merak ettiğin, endişelendiğin, sorguladığın herşey onun içinde gizli. Kendini, ne olduğunu, belirsizliklerini, sorunlarını, bir türlü vazgeçemediğin güvende olma arzunu sen de herkes gibi onda keşfedeceksin. İstersen sayfa sayfa oku kendi öykünü. İçindeki tüm acıları, endişeleri, sevinçleri, hazzı, mutluluğu yudum yudum tadarak. İstersen red et onu okumayı. Ben zaten hepsini biliyorum diye yaşadıklarınla inatlaşarak. Belli mi olur? Belki de sen ilk b...

Yoksa sen de mi, kendi zihninde sabit bir leke oldun?

Resim
Sen! Evet sen! Sürekli devinim halinde yaşayıp, Durmadan kendine bir şeyleri ekler, bir şeyleri çıkarır, bir seyleri üstlenir, bir şeyleri bırakırken. Bir şeyleri düzetmeye çalışıp, bir şeylere direnip, bir şeyleri kontrol altına almaya çalışırken. Bir gün yaşamdan keyif alıp, ertesi gün herşeyden korkup kaçarken. Kim olduğunu nasıl bu kadar net söyleyebiliyorsun. Nasıl oluyor da hem yaşadığını iddia edip hem de kalıcı bir benliğe sahip olduğunu iddia edebiliyorsun. Sen! Evet sen! Sırf tutarlı olmak adına kendinden bu kadar kesin ve net ifadelerle, bütünlük taşıyan bir nesneymiş gibi bahsederken. Kendine sürekli bilinenin gözleri ile bakarken. Kendini düşüncelerinle zaptı rapt altına almaktan sahi memnun musun? Yoksa gerçekten kendini hafıza, bir yığın anı, deneyim ve düşünceden ibaret mi sanıyorsun? Önceden kolaylıkla tahmin edilebilir tavır ve davranışlar sergilerken, değişim için içinde hiç bir istek, hiç bir arzu, hiç bir kıpırtı hissetmiyor musun? Alışkanlıkların...

Çukurlar...

Resim
Acaba hayat mı gerçekten zor? Yoksa biz mi onu zorlaştırmak için çabalıyoruz? Sürekli içlerine düştüğümüz çukurlar mı suçlu? Yoksa, o çukurları kendimize biz mi kazıyoruz? Yürünecek başka yol mu yok? Yoksa alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız yüzünden sürekli aynı yolları biz mi tercih ediyoruz? Başrolünü oynadığımız senaryo mu sürekli kendini tekrarlıyor? Yoksa aynı replikleri kullanarak, sürekli aynı sahneleri oynamaya kendimizi biz mi mahkum ediyoruz? Senaryonun tamamı ne anlatmak istiyor? Biz acaba hangi bölümler de takılıp kalıyoruz? 16 Aralık 2007 Haşim Arıkan Fotograf: Tilda Swinton

Aşk!

Resim
“Aşk nedir?” diye soruyorum. “Hangisini soruyorsun?” diye cevap veriyor bana. Sorusundan hiç bir şey anlayamadığımı fark edince de başlıyor her zamanki gibi anlatmaya. Aşkın iki tanımı vardır. Biri senin aşk kelimesine yüklediğin tanım. Diğeri ise gerçek aşk. Senin aşk kelimesine yüklediğin tanımı sadece sen bilebilirsin, ben onu asla bilemem. Gerçek aşk içinse sana sadece şunu söyleyebilirim. Gerçek aşk senin sende olmadığın andır. Biliyor musun, insanların bir kısmı hayatı boyunca gerçek aşkı hiçbir zaman deneyimleyemez sadece aşk üzerine olan düşüncelerini deneyimler... 15 Haziran 2010 Haşim Arıkan Fotograf: Nicole Kidman & Hugh Jackman

Farkında mısın?

Resim
Farkında mısın? Her yeni farkındalığınla daha önce hiç görmediğin şeyleri artık görmeye başlıyorsun. Her yeni gördüğün şey ise içini, onu deneyimleme arzusu ve coşkusuyla dolduruyor. Her yeni deneyimin ise seni bir kez daha farklılaştırıyor. Düşünüyor musun hiç? Fark ettikçe, kendinle ilgili daha önce hiç bilmediğin yeni gerçeklere ulaşıp, kendini keşfederek daha fazla mı mutlu oluyorsun? Yoksa kendinle ilgili keşfettiğin gerçekleri red etmeyi seçerek, kendini bilinmezliğin karanlığına mı mahkum ediyorsun? Fark ettikçe daha mı çok kendin oluyorsun? Gitgide kendinden uzaklaşıp, kendini daha fazla mı silmek istiyorsun? Farkındalığın kötü! tarafını eminim ki sen de biliyorsun. Bir kere fark etti mi insan, bir daha asla geri dönüşü mümkün olmuyor! Kuş misali asla geri uçamıyor, fark ettiklerini zihninden silip atamıyor Onları inatla red etse de, bir daha o eski daha az farkındalığına geri dönemiyor. Fark ettikleriyle yüzleşip, onları kabullenmedikçe de, içini kaplayan o ça...

Yoksa fark etmedin mi sen de?

Resim
Selam eskici. Söyler misin bana? Herşeyin mi, eskisi çok değerli? Bu yüzden mi sürekli biriktirip, bir türlü atmaya kıyamıyorsun içindekileri? Senin için anlamlarını çoktan yitirmiş, acıları, öfkeleri, üzüntüleri, ihtimalleri. Hiç aklına gelmez mi be eskici? Yıllardır özenle içinde biriktirdiğin o acıları, arada bir elden geçirmek. Onların önemi, değeri yıllar boyu senin için hiç değişmez mi? Yoksa fark etmedin mi sen de? Bu garip, anlaşılmaz oyunu sana, zihninin düzenlediğini. O içindeki üstüste yığılı acıların, zamanla aslında nasıl anlamlarını yitirip, birer birer duygu çöpüne dönüştüklerini. Bir süre sonra senin için ifade ettikleri değersizliği, hiçliği. Bir düşün be eskici. Hiç işine yarıyor mu, özenle biriktirdiğin o çürümüş duygu çöpleri, beynini işgal edip, onu meşgul ederek, seni asıl önemli olandan; bulunduğun andan uzak tutmaktan gayri. Hadi eskici. Sen de çok iyi biliyorsun ki, hayat hızla akıp giden, azgın bir nehir misali. Bu yüzden zaman hepimiz için...

Sence aşk nedir?

Resim
“Sence aşk nedir?” diye soruyorum. “Bunu düşünmemelisin!” diyor. “Eğer kalbini düşüncelerle doldurmaya başlarsan gerçek aşkı hiç bir zaman keşfedemezsin. Düşünmek, önyargıları, korkuları, geçmiş bilgileri, cümlelere dönüştürmektir. Kurduğun cümleler beyninde model oluşturur, aşkı da o modelin içine hapsedersin. Oysa aşkı ancak, onu hiç yorumlamazsan, onu bir şeylerle karşılaştırmaz, ona bir tanım, bir ad koymazsan gerçekten yaşayabilirsin. Sakın unutma her aşkın tanımı kendi içinde gizlidir.” 20 Temmuz 2009 Haşim Arıkan Fotograf: Tom Hanks

Düşündünüz mü hiç? Nasıl kokardık acaba?

Resim
Düşündünüz mü hiç, duyguların da kendilerine has bir kokuları olsaydı nasıl bir yaşantımız olurdu diye? Düşlerimiz mis gibi, taptaze bahar kokardı herhalde? Kimbilir ne kadar ağır gelirdi, yıllar boyu inatla içimizde sakladığımız geçmişe dair acılarımızın çürümüş ve ağır kokusu? Peki aşk, sevgi, nasıl kokardı sizce? Ya da kin, nefret, öfke? Sevinç, mutluluk, huzur, şüphe, aldatma, yalan, kıskançlık,...? En güzel koku acaba hangi duygumuza ait olurdu? En çok hangi duygumuzun kokusundan rahatsız olurduk? Görünüşleri, tavırları harika görünen ama sürekli kötü kokan insanlar hakkında ne düşünürdük? Ya da üstü başı perişan olup mis gibi kokan insanlar neler düşündürürdü bize? Yeni tanışacağınız birinin kendisinden önce kokusu size ulaşırsa, aldığınız o koku neler hissettirirdi acaba daha tanışmadan onun hakkında size? Peki siz olumsuz duygular yaşarken etrafınıza yaydığınız kokuları gizlemek için neler yapardınız? Yoksa siz de, ben her zaman misler gibi kokardım diyecek kadar...

Bir karar vermelisin!

Resim
Acıdan kaçarak mutluluğa ulaşamazsın. Karanlıktan kaçarak aydınlığa. İstediklerimize ulaşmanın yolu negatiflerinden kaçmak değildir. Bir karar vermelisin. Acıdan mı kaçmak istiyorsun? Mutluluğa mı ulaşmak istiyorsun? Nefret ettiğin bir yaşamdan, sürekli şikayet etmek mi istiyorsun? Arzuladığın bir hayatı yaşamak mı istiyorsun? Arzularına, hayallerine negatiflerinden kaçarak asla ulaşamazsın. 23 Mayıs 2009 Haşim Arıkan Fotograf: James Dean

Her sorunun, bir sonraki soruyu doğuran cevabı...

Resim
Zaman hızla değişiyor. Ben değişiyorum. Acaba değişerek kendimi mi inkar ediyorum? Yoksa kendime daha mı çok yaklaşıyorum? Ben kimdim, kim oluyorum? Hayat hızla akıyor. Dokunuşlarla şekilleniyor. Hatırlayamadıklarım mı tamamen eriyip, özüme karışıp, daha çok beni ben yapıyor? Yoksa izlerini yıllarca üzerimde taşıdıklarımla mı daha fazla ben oluyorum? Neleri unutmalıyım, neleri hatırlamalıyım bilemiyorum! O gün geliyor, yollarımız kesişiyor. Fark ediyorum onu, seviyorum, sahipleniyorum, bağlanıyorum. Gerçekten sevdiğim için mi onu sahipleniyorum? Yoksa özgür bırakabildiğimde mi onu gerçekten seviyorum? Onu zihnimde yarattığım harika bir tablonun içine yerleştirdiğimde mi, yoksa hiç bir şeyle karşılaştırmadan bakabildiğimde mi daha çok mutlu ediyorum bilemiyorum! Bugün, dün oluyor. Günler yavaş yavaş tükeniyor. Her yeni günde yeni ilişkiler, farklı ihtimaller hayat buluyor. Deneyimler yaşanıyor, tanımlanıyor, düşünceye dönüştürülüp zihinlerde depolanıyor. Düşüncele...

Kimlerin düşünceleri senin için değerli?

Resim
Düşündün mü hiç? Okumak için hangi yazarları, hangi kitapları tercih ediyorsun? Kimlerle sohbet etmek daha çok keyif veriyor sana? Kimlerin sözlerini daha çok önemsiyorsun? Kimlerin düşünceleri değerli senin için? Düşündün mü hiç, bunların nedenini? Neden onları tercih ettiğini, onların düşüncelerine, sözlerine değer verdiğini? Sebep sence hangisi? Düşünceleri ile senin düşüncelerini onayladıkları, fikirleri ile senin fikirlerini destekledikleri için mi? Yoksa, düşünceleri ile beyninde yeni ufuklar, yeni pencereler açtıkları, hayata, yaşadıklarına farklı açılardan da bakabilmeni sağladıkları için mi? Onlardan beyninde kalan tortu hangisi? Senin inandığın, bildiğin düşüncelerin bir teyidi mi? Yoksa yepyeni fikirler, tertemiz bir havadan gelen yepyeni düşünceler mi? Düşündün mü hiç? Zihnin, ne kadar özgür? Zihnin, hangi düşüncelerin esiri? Yeni düşünceler keşfetmek, yeni farkındalıklar kazanmak için, zihnin ne kadar istekli, ne kadar hevesli? Biliyor musun? İnsa...

Söyle bana hayat...

Resim
Hadi söyle bana hayat. Beni kime doğru yaklaştırıyorsun? O kim? Ve şu anda nerede? Kiminle birlikte? O da, şu an beni mi düşünüyor, benim onu düşündüğüm gibi? Tanıyor muyuz birbirimizi? Peki onun beklediği, hayal ettiği ben, hangi ben? Ona ulaştığım da, ben hangi ben olacağım? O zamana kadar ruhumu kaplayan kaç kabuğu daha üzerimden sıyırmış atmış, beni çevreleyen kaç duvarı yıkmış, gerçek ben’e kaç adım daha yaklaşmış olacağım? O da beni, benim onu sevdiğim kadar sevebilecek mi? Onunla, düne dair acılarımızı sardığımız, ara bir durak mı olacağız birbirimiz için? Yoksa biz, beklediğimiz, aradığımız, arzuladığımız doğru kişiler miyiz? Acaba yüzde kaçını bana göstermeye cesaret edecek? Peşinden sürüdüğü, bir türlü noktayı koyamadığı eskimiş hikayeyle mi bana gelecek? Beni, ben de mi keşfedecek? Yoksa beni de daha önceki deneyimlerine, düne dair düşüncelere mi hapsedecek? Diğer ilişkilere mi benzeyecek bizim de ilişkimiz? Yoksa biz, özgün ruhlarımızı kaybetmeden birlikt...

Senin, beni benimle tanıştırdığın bir yolculuk bu...

Resim
İki kişilik bir yolculuk bu. Adımları senin. Bastığın yerler benim. Bana ait, ama benim bile bilmediklerime dair. Dokunan parmaklar senin. Hissettiklerim benim. Senin, beni benimle tanıştırdığın bir yolculuk bu. Anlayabildiklerin senin. Anlatamadıklarım benim. Bana ait, ama daha önce hiç yaşanmamış olana dair. Tercihleri senin. Keşifleri benim. Avuçlarında kalan özü, senin. Parmaklarından süzülenler benim. Ne senin, ne de benim, ne zaman ve nasıl sona ereceği bilmediğimiz bir yolculuk bu. İçinde yaşanan, yaşanacak olan her ne varsa, tamamı aşka dair. 11 Kasım 2007 Haşim Arıkan Fotograf: Elizabeth Taylor

Sanki sen olmadan tek başına, bir anlamı varmış gibi…

Resim
Hayat dediğin şey, içinde sen olmazsan tek başına ne ifade eder ki? Bir anlamı olabilmesi için, ona her zaman sen gibi bir yolcu gerekli. Ama nedense o unutur durur bunu sürekli, Eninde sonunda ne yapar eder öldürür seni, senden öncekilere yaptığı gibi. Yaşadığın sürece oynar durur hep seninle, Bazen yıldızlarla dolu sınırsız bir gökyüzü gibi hissettirir sana kendini. Bazen yargılardan, kurallardan, düşüncelerden, duygulardan oluşan bir karmaşa. Bazen sevginin, saflığın yörüngesinde küçük bir dünya, Bazen iç güdülerinin, vahşiliğinin, acımasızlığının pençesindeki bir zorba. Bir gün fark edersin ki sen hepsinin toplamısın aslında. Hayat dediğin şey, bitişi olmayan tek bir hareket belki. Sen eskinin düşüncesiyle kendini korumaya almaya, kendini rahat ettirmeye çalıştıkça, O değişir, yenilenir eskinin dışına taşar durur sürekli. Asla rahat ettirmez seni. En sonunda da ne yapar eder öldürür seni, senden öncekilere yaptığı gibi. Sanki sen olmadan tek başına, bir anlamı v...

Anne, Baba...

Resim
Hani hayata dair sürekli bir şeyler anlatıyorsun ya bana. Senin yaşadıklarını yaşamamam, senin hatalarını tekrarlamamam adına. Eğer dinlemek istersen beni, ben de kendi düşüncelerini, hissettiklerimi anlatmak istiyorum sana. Zihnimde henüz, hayata dair senin kadar çok bilgi, kayıt biriktirememiş olmasam da. Söyler misin? Hayata karşı benim yerime sen savaşarak, beni kazandırabilir misin? Benim acılar çekmemi, günahlara girmemi, engelleyebilir misin? Benim yazgımı sen değiştirebilir misin? Sen bana bu kadar müdahale ederken, ben; Kendi yaşamımı yaşayabilir miyim? Arayışlarımı özgürce devam ettirip, kendi yolumu bulabilir miyim? Ruhumun özgün üslubunu yaratıp, bunu davranışlarıma özgürce yansıtabilir miyim? Yoksa farkında değil misin hala? Sevgi bağınla beni nasıl sıkı sıkı bağladığının! Önerdiğin yaşamı yaşamam için beni ne kadar çok zorladığının! Merak ediyorum, acaba hiç aklına gelmiyor mu, senin ben vakitlerin? O vakitlerde, beyninin içinde uçuşan düşüncelerin,...

O an...

Resim
Bebek yaşlandı. Hayallerde hep eskinin görüntüleri canlanmaya başladı. Yaşadığı öyküyü düşündü. Yine düşüncelerinin ağına düştü. Üzüldü. Ağ koptu. Dünyanın kenarından sonsuzluğa yuvarlandı. Gerçek, düşe dönüştü. Ben zannettiği bedeni ardında, dünyada bıraktı. Hayat adını verdiği düş'ün anlamını o zaman kavradı. Gerçek “ben” ile yeniden tanıştı. Onu hatırladı. O aslında düşlenemeyecek kadar sınırsız bir varlıktı. Ama o da herkes gibi yaşadığı düş’ü hep düşünceleri ile sınırlamıştı. Olabilecekken olamamışların farkına işte o an vardı. 18 Kasım 2009 Haşim Arıkan Fotograf: Tilda Swinton

Yok ki...

Resim
Yok ki! Sevmek için, korkuya ihtiyacın yok ki. Sevilmek için kendin olmak dışında birşeyler yapmana gerek olmadığı gibi. İyi insan olabilmek için tehdit edilmene gerek yok ki. Şükredebilmek için senden daha kötü olanları görmene gerek olmadığı gibi. Hayal kurabilmek için onun daha önce deneyimlendiğini bilmene gerek yok ki. Arzuladığın şeyleri yaşayabilmek için belli sonuçlara, beklentilere ihtiyacın olmadığı gibi. Nasıl bir yaşamının olduğuna karar verebilmek için, yaşamında neler olduğunun bir önemi yok ki. Kendini sevebilmek için, kim olman gerektiğinin bir önemi olmadığı gibi. 29 Ekim 2008 Haşim Arıkan Fotograf: Natalie Portman

Hiçliğe uyandım bu sabah...

Resim
Hiçliğe uyandım bu sabah. İzin vermedim dünyanın bugün bana dokunmasına. Sakin bir gün yaşamak istedim yargısız, yalnız, kendimle başbaşa. Zihnimdeki o her an kullanıma hazır sözcüklere, cümlelere hiç dokunmadım. Özgür, dünsüz, yarınsız, hesapsız, kuralsız, konuştum, belki de yıllar sonra onunla. Ne herşeye uygun nedenlere bulandım. Ne de neden olabilecek birşeylere kapıldım. Zihnimdeki, düşüncelerin oluşturduğu o ağır perdenin ardından bakmadım ben bugün hayata. İsimsiz, tanımsız, kategorisizdi bugün herşey. Bir çocuk gibi, hayata sadece duyularımı kullanarak yaklaştım. Bugün, Herşeyi ilk defa gördüm, Herşeyi ilk defa duydum, Herşeye ilk defa dokundum. Herşeyi ilk defa kokladım. Hayatı sadece hissederek yaşadım. Meğer aradığım herşey, hiçliğin içinde gizliymiş bugün anladım. 8 Ocak 2010 Haşim Arıkan Fotograf: Nicole Kidman

Hani değişiyorum diyorsun ya.....

Resim
Hani değişiyorum diyorsun ya! Söyler misin? Neler hissediyorsun değişirken? Mutlu musun? Yoksa huzursuz mu? Değiştikçe, bir daha eskisi gibi olamamak korkutuyor mu seni? Özlüyor musun, önceki seni? Yoksa yeni seni, daha mı çok seviyorsun? Daha çok mu sen oluyorsun değiştikçe? Yoksa her gün kendine biraz daha mı yabancılaşıyorsun? İyileşiyor mu o kabuk tutmuş yaraların? Yoksa bilmediğin yeni yaralar mı keşfediyorsun? Hangi taraf daha çok büyüyor her geçen gün biraz daha içinde? Keşfettiklerinle mi güçleniyorsun? Gördüklerine mi öfkeleniyorsun? Daha önce fark etmediğin neleri keşfediyorsun? Bugüne kadar sımsıkı tuttuğun neleri artık serbest bırakabiliyorsun? Neleri affedebiliyor? Neleri sevgiyle uğurluyorsun? Ruhunun en nadide raflarına dizdiğin düşüncelerin değersizliğini mi fark ediyorsun? Zihninde yeni parmak izleri mi yaratıyorsun? Ardında bıraktığın, açmadığın, açamadığın kapılarda mı hala gözlerin? Yoksa kapatmadığın, kapatamadığın eski kapıları mı teker, teke...

Zamansız bir zamandı yaşanan...

Resim
Zamansız bir zamandı yaşanan. Ne kadar tutmaya çalışsan da, parmaklarının arasından sessizce kayan. Ne bir başlangıcı, ne de bir sonu olan. Bazen çaresiz kalakalıyor insan. Donup kalsın istiyor hayat. Yaşanamayacaksa eğer hiç başlamadan. Sana doğru mu yaklaşıyor, yoksa senden mi uzaklaşıyor hiç anlamadan. Zamansız bir zamandı yaşanan. Gücünü ne geçmişten alan. Ne de gelecek hayallerinde kendine bir yer bulan. Bazen çaresiz kalakalıyor insan. Donup kalsın istiyor hayat. Onun bir kalp çarpıntısı mı, yoksa ince, derin bir sızı mı olduğunu hiç anlamadan. İçine hiç düşmeden, içinden çıkmak için bir çıkış kapısı bulmaya çalışmadan. Zamansız bir zamandı yaşanan. Ne bir adı olan, ne de hiç yaşanmamış varsayılan. Bilinmezin çekiciliğinde, ulaşılmazın mükemmelliğinde olan. Ne “biz” denilebilecek kadar çok, ne de “ben” diyebilecek kadar yalnız olan. Bugüne kadar yaşananların hiç birine uymayan, sadece sana ait olan. Sadece seninle yaşayan... 05.02.2008 Haşim Arıkan Foto...

İyi olmak!

Resim
İyi ol! Sahi nedir ki, iyi olmak? Senden önce oluşturulmuş bir inanç sisteminin sana dayattığı kurallara uyarak, olman gerektiği gibi, senden beklendiği gibi olmak mıdır? Yoksa kim olduğunun, neye inandığının, ne hissettiğinin, nasıl davrandığının bilinciyle kendi kurallarını kendin koymak, kendi bireysel beynini kullanarak kendi inanç sistemini keşfetmek midir? Herkese gibi olmak, çoğunluklara benzemek midir iyi olmak? Herkes tarafından onaylanmak, hayatını başkalarının senden, beklentilerine, taleplerine uygun olarak yaşamak mıdır? Yoksa dürüst, onurlu bir şekilde, kendin gibi olmak mıdır? Hadi söyleyin bana sizce nedir iyi olmak? Miras bırakılan bir gelenek ya da moda olan bir düşünce şekline göre hareket etmek midir iyi olmak? Zihninde neyi yapıp, neyi yapmaman gerektiğine, ne hissedip, neyi hissetmemen gerektiğine karar veren bir yargıç yaratmak mıdır iyi olmak? İçinden geldiği gibi davrandığın için, utanç duymak, bunun için kendini suçlamak, bundan dolayı kendin...

O...

Resim
O, Senin kendini açığa vurabilmene, gerçekte kim olduğunu anlayabilmene yardım edebilmek için girer aslında hikayene. Ama sen onu, kendinden kaçabilmek için istemişsen, Senin için, düşlediğin bir düşünceyle savaşın olabilir sadece. O, Senin ona karşı olan davranışlarının, duygularının, ardında yatan asıl niyetini keşfedebilmene yardım edebilmek için girer aslında hikayene. Ama sen onu sırf kendi rahatlığın, mutluluğun, güvenliğin yüzünden istemişsen. Onu yetersizliklerini, sorunlarını, belirsizliklerini kapatma aracı olarak görmüşsen. Senin için, düşlediğin bir düşüncenin ruhunda yarattığı bir sıkıntı olabilir sadece. Onu daha hiç tanımadan, onunla yaşayacaklarının nasıl olacağının kararını vermişsen. Onu sırf gereksinim duyduğun için ya da bir fikre dayandırdığın için istemişsen. O, Senin için, düşlediğin bir düşünceyle çatışman olabilir sadece. Sen içsel hareketlerinin, dalgalanmalarının farkına varmadıkça, Düşünüş biçimini, yüreğinden geçenleri tam anlamadıkça. On...

Sadece sessizlik gelir...

Resim
Önce cümleler mahkum etmeye başlar seni. Her cümlesin de seni yargılamaya, dışlamaya başladığını hissedersin. Her gün biraz daha fazla ezer o cümleler sanki seni. Onun için hiç bir değerin yokmuş gibi. İnanmak zor gelir, ilk başta. Ama zamanla gerçeği kabullenirsin. Fark edersin ki yüreğini alıp yerine koymanın vakti artık gelmiştir. Şimdiki zamana ait cümlelerini, yavaş yavaş eski sahibine, birinci tekil şahıs'a devredersin. Toplamaya çalışırsın etrafa saçılmış olan duyguları, hayal kırıklarını. Bilirsin ki bu sahnede rolün artık bitmiştir. Perde yavaş yavaş inmeye başlar. Kulak verince yaşadıklarına; Son bir alkış, belki de bir bis beklersin. Ama sadece sessizlik gelir yanına. 04 Eylül 2008 Haşim Arıkan Fotograf: Tilda Swinton