Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yeniden şekillenmek için önce tamamen erimek.

Resim
İnsan oldun. Yeryüzüne doğdun. Saf, dokunulmamış, masum ve suçsuz. Ne olduğunu ya da ne olmadığını bilemeyen bir hiç. Hiçbir yerden başlamayan sözcükler beyninden geçip bilinmeyen bir boşlukta anlamlarını yitiriyorlardı o ilk zamanlar da . Dünsüz düşüncelerin eşliğinde yaşadığın herşey nasıl da heyecanlandırıyordu seni. Zaman ilerledi. Bilinç harekete geçti. Seni çevreleyen dünyanın bilgi bombardımanı altında. Zihin uyandı. Sana bellek ve imgelemeden oluşan bir dünya yarattı. Nedensellikle yönetilen bir dünya. Herşeyin mutlak bir nedeni vardı ve hepsinin de bir yanıtı. Her yanıtsa düne dair bir inancın, bir ideolojinin devamı. Doğmuştun bir kere artık duramazdın Durmadan, duramadan yaşadın. Zamanla benzemeye çalıştığın o büyük kalabalıklar gibi sen de biliyorum demeye başladın. Olmakta olanı gözlemlemeyi bıraktın. Oysa biliyorum demek yaşamıyorum demekti! Dahil olduğun inanç sisteminin seni de uyuttuğunun farkına varamadın. Fark etsen de, belki hiç bir şey değiş...

Ancak o zaman...

Resim
Zihnimde ki ipleri düne bağlı düşüncelerle hayatı, kendimi, dünyayı sorgulamaya başladığım bir anda çıkıyor yine ortaya. “Zihnini çok fazla düşüncelerle meşgul edip, kendi özündeki koşullanmamış özgürlük ile bağını kopartmamalısın.” diyerek başlıyor sükunet kokulu cümlelerini ardarda sıralamaya. “Sen de sen olmayanları ayıklarak, zihnini yıllardır biriktirdiğin çöplerden kurtararak başlayabilirsin kendin için bir şeyler yapmaya. Eğer, içinde daha derinlere ulaşmak, içindeki zenginliklerle tanışmak istiyorsan, kendin için daha fazla çaba harcamalısın. Daha fazla sen olabilmek istiyorsan sorgulamalarına bütün zihninle, kalbinle, tüm varlığınla katılmalısın. İçinde yaşadığın oluşturulmuş düzen tarafından derinden koşullandırılmış zihnini dağıtmalı, kendi özünün anlık koşullandırmalarını yaşamaya çalışmalısın. Ancak o zaman tedavi edebilirsin yılların ve içinde yaşadığın düzenin sende oluşturduğu hasarları. Ancak o zaman bulabilirsin kendi doğanın bozulmamış o ilk orjinal yapı...

Duygu ve bilinç aynı anda, aynı mekanda var olabilir mi?

Resim
Düşündün mü hiç? İçinde taşıdığın, sana dahil, seni sen yapan duyguları. Bugüne kadar kendine onları ne kadar yaşattığını... Bundan sonra daha ne kadarını yaşamak için kendine şans tanıyacağını... Hiç yaşanmamışları... Daha yaşanmadan nasıl yaşanacağının kararı çoktan verilmiş olanları... Eksik, yarım yaşananları, sen de tutuklu kalanları... Sana engel olan şey acaba duyguların kendisi mi, yoksa zihninde o duyguları etiketlendiğin düşünceler mi? Duygu ve bilinç aynı anda, aynı mekanda var olabilirler mi? İçinde düşünce enerjin olmadan, yaşayacağın gerçek duyguların sana neler hissettirebileceğini... Biçimlendirilmemiş saf duyguların, sana neler keşfettirebileceğini... Sen hiç hayal ettin mi? 7 Ağustos 2010 Haşim Arıkan Fotograf: Russell Crowe

Düşünce gölgeleri...

Resim
Düşündün mü hiç, acaba hangisi daha çok korkutuyor seni? En zayıf yönlerinin başkaları tarafından fark edilmesi mi? Yoksa olduğun gibi görünmek mi? Aslında ikisi arasında pek de fark yok değil mi? İnsan korkuları sayesinde, kendini imajların arkasına saklamakta zamanla nasıl da ustalaşıyor. Tuhaf olan ise insanın bir taraftan mutlu olmayı, sevilmeyi arzulayıp, diğer taraftan korkuları yüzünden hayatı, hissedilmeden, el sürülmeden, sevgi ihtiyacını belli etmeden yaşamak istemesi. Bir yandan düşleyip öte yandan bağımlı olmayı seçmesi. Zaman içinde kendinin yargıcı, gardiyanı ve celladına dönüşmesi. Bizi bu noktaya taşıyan ise, olduğumuz gibi göründüğümüzde sevilmeyeceğimiz, red edileceğimiz endişesi. Neticede bizler aslında diğer insanların hakkımızda düşündükleriyiz değil mi!!! Yeterince iyi olmadığımız için, asla almamalıyız gerçekte kim olduğumuzu belli ederek yaşama riskini! Söyler misin? Seninde kendini bilmeye başladığın günden başlayarak, beynine itinayla bu düş...

Yarınlarını harcarsan, elinde boş dünlerden başka ne kalır ki?

Resim
Hatırlıyor musun? En son ne zaman doğru yolda olduğundan emindin? En son ne zaman yarını düşününce kendini keyifli hissettin? En son ne zaman geleceğe dair kocaman bir gülüş vardı yüzünde? Yarın! Dünden ona sızmaya çalışan endişeler , yargılar, korkular! İnsan yarın olmayacağını düşünse bile, o hep var. Yarın, yeni bir gün. Her yeni gün, yeni bir yol için, yeni bir fırsat. Attılan her adım hep bir amaç uğruna. Her başarısızlık yeni bir güven kaynağı. Amaçlarını belirleyense olası olanın hayali. Peki asıl önemli olan ne? Sadece düşünebilmek mi? Düşüncelerini fark edebilmek mi? Yoksa düşünceleri oynadığın oyuna katabilmek, onları kullanabilmek, dünyada bir değişim, hayatında bir fark yaratabilmek mi? İnsan yarınlarını sürekli harcarsa, elinde boş dünlerden başka ne kalır ki? 26 Ocak 2011 Haşim Arıkan Fotograf: Hugh Laurie

Zamandışı yaşamak...

Resim
Hepimiz doğduğumuzda bir hiç değil miydik? Büyüdük. Hiçliğimizi bizi rahatlatan fikirlerle, inançlarla örttük. İnsanlar tanıdık, ilişkiler yaşadık. Yaşananları yaşanan da yok etmeyi beceremedik. Geçmişi öldüremedik, hayatın kendisini yenilemesine bir türlü izin vermedik. Anıları, hatıraları kolleksiyon yapar gibi zihnimizde sürekli biriktirdik... Geçmiş ölmeden saf, masum kalabilir miydik? Saflık olmadan bilgelikten bahsedilebilir miydik? En bilge olduğumuz zamanlar neden çocuk olduğumuz zamanlardı? Belki de hiç düşünmedik! 5 Eylül 2011 Haşim Arıkan Fotograf: Russell Crowe

Asla kaybedilmeyen. Senden alınamaz, sana verilemez olan!

Resim
İhtiyacın olan şey gerçekten de, hayatı senin için yorumlayacak bir guru, bir öğretmen mi? Zihnini zapt edecek, sınırlayacak, bir inanç, bir felsefe mi? Yoksa araştırabilen, keşfedebilen, yaratıcı, özgür bir zihin mi? Acıyı çeken senken, Mutsuz olan senken, Doğumun, ölümün, hayatın anlamını öğrenmek, kim olduğunu keşfetmek isteyen senken, Kendine özgü bir hikayesi olan, mutlu ve yaratıcı bir insan olmak yerine, ezberci bir makina olmayı, ikinci el bir yaşamı tercih etmek neden? Kendi kendinin ışığı olmayı red etmek, kendi ışığına güvenememek neden? Neden kendinin hem ustası hem çırağı olmayı bir türlü kabullenmemen? Öğreten, sana sadece kendi söylemek istediklerini;iletebilecekken, neden kendi kendine öğrenmenin sınırsızlığından, heyecanından vazgeçmen. Yoksa esas neden hayatı araştırmayı, keşfetmeyi, anlamayı bırakmış olman mı? Hem de aradığın herşey, bütün dünya, hepsi sen de saklıyken. Bilmelisin ki; Sen nasıl bakacağını, nasıl öğreneceğini bilirsen, Anahtar senin...

Onu yaşayınca fark edersin, o çok önem verip, ruhunun en nadide raflarına dizdiğin objelerin değersizliğini...

Resim
Bazen hiç beklemediğin bir anda, gelir bulur seni, hayatının en önemli deneyimi. Belki de hayat senin onu yaşamak için artık hazır olduğunu hissetmiştir! Onu yaşayınca fark edersin, o çok önem verip, ruhunun en nadide raflarına dizdiğin objelerin değersizliğini. Onu yaşayınca, değişir beynindeki yılların oluşturduğu algılama kanalları. Onu yaşadıktan sonra, değişir retinana düşen bazı görüntülerin anlamları. Kimi zaman çok sevdiğin birini yitirdiğinde bulur seni, hayatının flashback’i. Yaşadığın o tarifsiz acının içine gizlemiştir kendini. Önce yaşatır sana o büyük deneyimi, Ardından sessizce bekler, kendini tamamen ona tamamen teslim etmeni, Ona karşı yıllardır kullandığın savunma kalkanlarını artık aşağıya indirmeni, Onu red etme, görmezden gelme gayretlerinden vazgeçmeni, Onu kabullenmeni. Hayat adını verdiğin yolculukta, senin için hazırlanan zarflardan birini daha açıp, okuyup, anlamanın zamanı geldiğinde, evrenin muhteşem kurgusu içinde bir şekilde mutlaka gelip ...

Gerçeklik üretme makineleri!

Resim
Acaba öğrenmemizin vakti mi hala gelmedi? Öğrenmek için daha kaç ceset ilişki bırakmalıyız ardımızda? Kaç tekrar daha yaşamalıyız, farklı zamanlar da, farklı insanlarla, farklı mekanlarda. Neden hep aynı gerçeklikleri yaratıp duruyoruz? Niçin hep bir öncekinin benzeri ilişkilere tutunuyoruz? Bizi çevreleyen sonsuz olasılıklar denizinde nasıl oluyor da durmadan hep aynı gerçekliklere ulaşıyoruz? Önümüzde serili onca seçenek ve imkanın farkında olmamak ne tuhaf değil mi? Günlük yaşamımıza çok mu kaptırdık acaba kendimizi? Belli yaşam tarzlarına mı çok koşullandırıldık? Acaba ilk ne zaman hayatlarımız üzerinde kontrolümüz olmadığı fikrine kapıldık! Kendimizi, dış dünyanın, iç dünyamızdan daha gerçek olduğuna nasıl inandırdık. Oysa dışarıda içeridekinden bağımsız hiç bir şey yok. Dışarıda neyin gerçek olduğunu her zaman sadece içerideki düşünceler belirliyor. Sırf bu düşüncelerimiz yüzünden, bir türlü yapmadığımız seçimlerle; Bugüne kadar acaba kendimizi ve dünyayı kaç o...

Gerçek olmayan herşeyi ayırt edip terk edebilirsen, sana kalan şey gerçektir...

Resim
Yaşadığımız her şeyi, belleğimizin aynasından yansıdıktan sonra kavrarken, Beynimiz, daima olası olduğuna inandığı şeyleri görebileceğimiz şekilde çalışırken. Zihnimiz sadece belleğimizin algılamamıza izin verdiği şeylerle kısıtlıyken, Koşullanmalar yaşadıklarımızı sürekli içimizde zaten varolan kalıplarla eşlerken. Bilgi dediğimiz şey her zaman dünün, geçmiş hareketin artığıyken, Düşünceler beynimizde kendi hapishanesini kurarken, Gerçek sandığımız şeylerin aslında büyük bir yanılsama olmadığını hangimiz kanıtlayabilir ki? Hangimiz kendi zihnini fethetmeden, bilen ya da bilmeyen olduğunu söyleyebilir? Kim kendisine cahil, kim bilge diyebilir? 12 Haziran 2011 Haşim Arıkan Fotograf: Penelope Cruz

Geçici olanın içinde, kalıcı olan...

Resim
Düşündün mü hiç? Acaba sen, gerçek seni ne zaman ve neden terk etmeye başladın? Kimler kopardı, seni senden? Her geçen gün seni kendinden biraz daha uzaklaştıran yola seni kimler çıkardı? Kimler seni bugünlere taşıdı? Kimler öz benliğinin yeterince iyi olmadığına, kendi ruhunun sana yetemeyeceğine seni inandırdı? Sevilmek için, içinden gelenler dışında başka bir şeyler de daha yapman gerektiği yalanıyla seni kimler kandırdı? Düşündün mü hiç? İlk ne zaman vazgeçtin içinden geldiği gibi yaşamaktan? Kendini açıkca ortaya koyup, ben buyum diyebilme cesaretini ilk ne zaman yitirmeye başladın? Kendi ışığının seni yeterince aydınlatamayacağına seni kimler inandırdı? Kim aradığın doğruların, gerçeklerin, senin değil de başkalarının içinde saklı olduğu yalanıyla seni kandırdı? Dışarıdaki dünyanın içindeki dünyadan daha gerçek olduğuna seni kim inandırdı? Biliyor musun? Kendimizden her ne sebepten dolayı, her kim yüzünden, her ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, nasıl bir hayat...

Satır aralarında gizlidir...

Resim
Okuduğun kitabın satır aralarına bakarken bulursun kimi zaman aradığın bir sorunun cevabını. Satır aralarında soluklanırken görürsün kimi zaman içinde yaşayan utangaç çocuğun, gözlerindeki mutluluğu. Satır aralarında durduğun an da fırlar içinden bastırdığını sandığın o bitmemiş öfke. Satır aralarında durduğunda hissedersin kimi zaman o arzuladığın huzuru. Satır aralarındadır hep kendi başına yaptığın o özgür keşif yolculukların. Kimi zaman bugünden geçmişe... Kimi zaman geleceğe... Kimi zaman yepyeni hayallere... Sana yeni bir şeyler öğrettiğini zannedersin okuduğun o satırların. Oysa sen, satır aralarında beklerken kendi içindeki beni keşfedersin. Satır aralarında durduğunda kendi özüne doğru bir adım daha ilerlersin. Aslında aradığın tüm soruların cevabının senin içinde her zaman var olduğunu, okuduğun o satırların sana sadece günü geldiğinde onları bulabilmen için yardımcı olduğunu fark edersin... 20 Eylül 2007 Haşim Arıkan Fotograf: Marilyn Monroe

Kadere inanır mısın?

Resim
Kadere inanır mısın? Peki ya eline bir fırsat geçse kaderini değiştirilebileceğine! Sana bir şans daha verseler, gerçekten kaderini değiştirebilir misin? Sence yapmış olduğun seçimleri değiştirdiğinde, kaderinle birlikte duygu doğan da değişir mi? O zaman acı çekmeden, öfkelenmeden, üzülmeden, endişelenmeden, korkmadan artık yaşayabilir misin? Yapacağın farklı seçimler, belki seni, farklı insanlara, farklı mekanlara, farklı ilişkilere, şu ankinden daha farklı bir yaşama götürür. Ama kaderini değiştirmekle, beynindeki ipleri düne bağlı düşüncelerin sana hissettirdilerini asla değiştiremezsin. Kimbilir belki bir gün sen de gerçeğinle yüzleşir, artık topu hep kadere atmaktan, sürekli onunla uğraşmaktan vazgeçersin. Hayatında neler olacağına müdahale etme arzundan vazgeçip, hayatının nasıl olduğuna karar vermeyi tercih edersin. Düşüncelerin mi, yaşadıklarının bir sonucu, yoksa şimdini, yarınını, dününü, duygularını düşüncelerinle sen mi yaratıyorsun fark edersin... Sen, y...

Aradığını bulmanı engelleyen şey aslında onu arayışındır...

Resim
Aklımın uzun zamandır bir şeylere takılıp kaldığını, bu yüzden de bir çok şeyi ıskalamaya başladığımı fark edince tutamıyor kendini yine, başlıyor sükunet kokulu cümlelerini ardarda beynime göndermeye. “Sana bir sır vereyim mi?” diyor. “ Eğer birşeyin peşindeysen gözün aradığın şeyden başka hiç bir şeyi görmez. Dışarıdan hiç birşeyi alıp kendine katamazsın. Çünkü aklın aradığı şeye takılmış kalmıştır. Onun büyüsü seni sarıp sarmalamıştır. Bundan dolayı da aradığını bulmayı beceremezsin. Bulmak özgür olmak demektir. Aklın, hiç bir şeyin peşinde değilken, hiç bir şeyi anımsamaz hiç bir şeye direnmezken, zihnin gerçekten sessiz, dingin ve özgür olur. Aradıklarını ancak o zaman bulabilirsin..." 23 Ekim 2010 Haşim Arıkan Fotograf: Keira Knightley

En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın?

Resim
En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın? En son ne zaman, kendi içinde bir yolculuğa çıktın? Sadece sen…., düşüncelerin…., duyguların…. Bugüne kadar hiç kimseye söyleyemediğin sırların. Yalnız senin görebildiklerin, yalnız senin şahit oldukların. İçinde sakladığın yoksulların, zorbaların, toplum dışına atılmışlıkların. Suçluluk duyguların, kendine acımaların… Kaçıp da kurtulamadıkların. Zaman zaman hapsettiğin mağaralarından kaçıp seni zor durumda bırakan canavarların. Yüreğinde çalan mutluluk şarkılarını dinlemek yerine, bastırılmış duyguların yüreğini çınlatan çığlıklarına daha ne kadar katlanacaksın? Onlar özgür olmak, dışarı çıkmak, kabul görmek için çırpınırlarken, sen onları daha ne kadar bastıracaksın? Hepsi bilinç altında her geçen gün biraz daha güçlenirken, sen onlara daha ne kadar yokmuş gibi davranacaksın? Hayatının sonuna kadar mükemmellik maskesiyle mi yaşamaya çalışacaksın? Yoksa aydınlık tarafın gibi bir de karanlık tarafın olduğunu kabullenip, dışarıd...

İnsanın hayatı eğer o doğmadan önce belirlenseydi, inanıyorum ki karar veren o yüce güç hiç kimsenin acı çekmemesi için gerekeni yapardı ...

Resim
Az önce yapmış olduğu tercihle, hayat bulma şansı tanımadan ardında yok olmaya mahkum bıraktığı diğer ihtimale baktı. Acaba bugüne kadar yaptığı seçimlerle, ardında böyle kaç tane o olabilme ihtimalini hiç doğmadan ölüme mahkum bırakmıştı. Hayat bugüne kadar acaba kaç tane farklı o olabilme ihtimalini, bir seçim yapması için karşısına çıkarmıştı. Her anın insana sadece bir sonraki anın seçeneğini sunduğunu düşününce ihtimaller denizinde kayboldu. Bu kadar çok seçenek arasında yaptığı tercihlerle hayatını, adım adım kendisi inşa ederken peki kader denilen şey hangi seçeneğin ardındaydı. Her ihtimalin ya da yaptığı her seçimin ardında insanı bekleyen farklı kaderler mi vardı. Yoksa insanın mutlak kaderi, yaptığı seçimlerle kendi kaderini kendisinin yaratması mıydı? 28 Ekim 2010 Haşim Arıkan Fotograf: Isaac Freeman

O haritası olmayan bir deniz gibidir...

Resim
Geçmişten zihnine saplanan korkular. Yılların birikimi pişmanlıklar. Beynindeki kime ait olduğunu bilemediğin, silmediğin parmak izleri. Nedeninin farkına varılmadan yaşanan içsel hareketler, dalgalanmalar. Dün’le yaklaşılan an’lar. Dünün yükü, yarının sıkıntısı yüzünden bir türlü dolu dolu yaşanamayanlar, eksik, yarım kalanlar. Geleceğe ilişkin endişeler. Biçimlenmiş zihinler. Gizli güdüler, niyetler. Zihinde yaratılan tablolar, modeller, biçilen roller. Gereksinim duyulduğu için yaşanan, bir türlü doyurmayan ilişkiler. Tam anlamıyla sahip olunamayan, tam olarak hissedilerek yaşanamayanlar. Düş kırıklıkları. Ani, doğaçlama, doğrudan yaşananlar. Yüzleşmekten kaçılan çatışmalar. Gözyaşları, kırgınlıklar, acılar. Kendini ilişkide açığa vuranlar, Değişmeye çalışmadan kim olduğunu anlamaya çalışanlar. Kendine onaylama yada yargılama ile yaklaşmayanlar. Kendini özgür bırakanlar. İlişki sayesinde kendinin farkına varanlar. Yüreğinde ki zihne özgü şeyleri boşaltıp, ...

Yoksa tek amacı beni öldürmek olan bir oyunu mu oynuyorum...

Resim
Yalnız olduğum geceler de düşünüyorum. Sadece kalp atışlarımın sahitliğinde, ruhumun derinliklerinde hissettiklerimi. O anlarda kendime sorduğum sayısız soruyu. Her sorunun, bir sonraki soruyu doğuran cevabını. Bildiğimi düşündüğüm şeyleri nasıl bilebildiğimi. Hayatın anlamına düşünüyorum. Bir hayat nasıl yaşanırsa layıkıyla yaşanmış sayılacağını. Hayatın keşke ile başlayan cümlelere hiç ihtiyaç duymadan nasıl yaşanacağını. Yaşamın her anında ister istemez yapmak zorunda olduğum seçimleri. Hangi seçimlerin amaçlarımı gerçekleştirmeme yardım ettiğini , hangi seçimlerin beni amaçlarımdan uzaklaştırdığını. Benim onları neden seçtiğimi. Duyguları düşünüyorum. Nasıl tatmin edilebileceklerini. Gerçek sevginin nasıl yaşanacağını. Korkuların nasıl kabullenileceğini. Acının, yalnızlığın, nasıl sahiplenileceğini. Acıdan, yalnızlıktan hiç pişmanlık duymadan nasıl ayrılınabileceğini. Yüreğinde ince bir sızı duymadan onlarla nasıl vedalaşılabileceğini. Yapabileceklerini gerçekl...

Hayat aynı anda hem yaşanıp, hem anlaşılmaz ki...

Resim
Gün gelir, yaşadıkların tat vermez olur artık sana. Olmakta olanla yaşamak, her gün biraz daha yorar seni. Sen farklı şeyler yapmak istersin, başka şeyler yapman gerekir. Sürekli sallanırsın bir kendi içine, bir dışarda payına düşen role. An gelir, zihnin karanlık odasından içeri bir ışık süzülür, zihindeki kilit çözülür. Fark edersin ki, sen bir eşiktesin. Ya içeri, ya dışarı... Artık bir karar vermelisin. Olmakta olanı mı kabulleneceksin? Arzularının, hayallerinin peşine mi düşeceksin? İlk önce alışkanlıkların, bağımlılıkların, tecrübe adına zihnine sapladıkların, hücum eder beynine. Eğer adımını eşikten dışarıya atarsan hiç bir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağıyla, sahip olduklarının da ellerinden kayıp yok olacağıyla korkutur seni. Arzuların, hayallerinse eğer tekrar içeriye geri dönersen geleceğinin, “sürekli tekrar eden bir geçmiş döngüsü” ne esir düşeceğiyle. Hayallerin ulaşılmamış olanın mükemmelliğiyle gülümser karşında. Vazgeçeceklerinse iyi tanıyor ...

Kime hangi rolün verildiğini, kim tahmin edebilir?

Resim
Kendimi neden sürekli mutsuz hissediyorum? Ya da mutluyum da, mutluluğumun farkına mı varamıyorum? Nedir ki mutluluk denilen şey? Bir duygu? Yoksa bir düşünce şekli? Hatayı acaba en çok nerede yapıyorum? Kendimle gerçek iletişime geçmekte neden bu kadar çok zorlanıyorum? Merak ettiğim soruları neden kendime soramıyorum? Neden bu kadar çok kaçıyorum kendimden? Sürekli karşılaştırıyorum. Sürekli yargılıyorum. İnkar ediyorum, kınıyorum... Kendimi sürekli bir yarışın içindeymişim gibi hissediyorum. Kollektif olan tarafından kolayca emilip, sıradanlığın içinde kayboluyorum. Bağımlıyım hep birilerine, bir şeylere. Onları benden farklı yapan ne? Neden kendimden çok, başkalarını önemsiyor, onların düşüncelerine değer veriyorum? Hepimiz içine sıkıştığımız bu bedenlerde kendi hikayemizi yaratmaya çalışmıyor muyuz? Hepimiz farklı bedenlerin içinde olsak da aynı mücadeleyi vermiyor muyuz? Farklı çatıların altında olsak da, farklı biçimler kullansak da, hepimiz sadece kendim...

Dün, bugün, yarın...

Resim
“Dün, bugün, yarın” üçgeni içine sıkıştırdığımız zaman, bizi dünden uzaklaştırırken, aynı hızla da yarınlara doğru yaklaştırıyordu. Yaşananlar, bugün olduğunda, birer anıya dönüşüp düne yapışıp kalırken, yaşanmak istenenler hayallere asılı bugünden yarınlara doğru uçuşuyordu. Dün bugünün korkusu, yarın bugünün umudu olmaya soyunduruldu. Dünden bugüne sızan korku, yarının umutlarının arasına sessizce kuşkuyu saldı. Kuşku, inancı boğdu, içindeki zehiri an’a akıttı. Zehirlenen an, umutlarını yitirip, telaş içinde, bugünü, düne ve yarına iyice bulaştırdı. Dün, bugünü, eğer farklı bir şey yaparsa hiç bir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağıyla korkuttu. Yarın farklı bir şey yapmazsa herşeyin yine düne benzeyeceğiyle. Korkunun tamamen esiri olan bugün, telaş içinde yarınlardan topladığı “hayalleri” hızla öğütmeye, onları sürekli “asla olamayacaklar” listesine kaydetmeye başladı. Yarının bilinmeyen mutlulukları, dünün bildik acılarına yenik düştü. Yaşanan yalnızlıklar, öğren...

Ruhsal dilenci...

Resim
Doğumun, ölümün, kederin anlamını bilmek isteyen benken. Acıyı çeken, üzülen, mutsuz olan benken. Neden beni, bana taşıyacak birilerine duyduğum bu ihtiyaç! Hayatımı benim adıma yorumlayacak bir bilge, bir guru gerçekten var olabilir mi ? Konuşsa, anlatsa, bana ne söyleyebilir ki? Kendi söylemek, anlatmak istediklerinden başka. Peki ya ben! Ben, kendi kendime öğrenmeyi seçersem, öğreneceklerimin bir sınırı olabilir mi? Neden bu kadar zor geliyor bana kendi kendimin ışığı olabileceğime inanmak? Neden kendimin hem ustası hem çırağı, hem öğrencisi hem de öğretmeni olabileceğimi bir türlü kabul edemiyorum? Yoksa artık hayatı araştırmayı, keşfetmeyi, anlamayı bıraktığım için mi başka birilerine duyduğum bu ihtiyaç! Acaba ilk ne zaman ezberci bir makina olmayı, kendi hikayesi olan, mutlu ve yaratıcı bir insan olmaya tercih ettim? Masumiyetin bana verdiği o sıradışı güveni ne zaman yitirdim? Kollektif olan tarafından emilip, sıradanlığın içinde kendimi ne zaman kaybettim? ...

Başarısız olsan, red edilsen de tekrar deneyebilir misin? Yaralansan, kaybolsan da yeniden sevebilir misin?

Resim
Kendini bu dünyada sanki yapayalnızmış gibi düşünebilir misin? Yaşamındaki en önemli şeye, -kendine- bölünmez dikkatini verebilir misin? Düşündüklerinin, yaptıklarının yerine, kendinin farkında olabilir misin? Bilinmeyeni sürekli bilinende aramaktan, varsayımlar ve sonuçlardan hareketle yola çıkmaktan vazgeçebilir misin? Bilinç altında kayıtlı olanları, bilinç düzeyine çıkartıp eritebilir misin? Zihnini kısıtlı bilgilerden özgürleştirip, bedenini gerilimden arındırıp, kalbini gerçek duyguların enerjisine açabilir misin? Her ne koşul altında olursan ol, her zaman kendi kararını verme, kendi yolunu seçme hakkına sahip çıkabilir misin? Başkalarına özenmek yerine başardıklarınla başkalarını cesaretlendirebilir misin? Sanılmaya çalışmak yerine, gerçek olabilir misin? Yaşanmamış olanı düşleyebilir misin? Başarısız olsan, red edilsen de tekrar deneyebilir misin? Yaralansan yada kaybolsan da yeniden sevebilir misin? Başkalarını mutlu etmeye çalışmak yerine, kendini mutlu etmeye c...

Zihnindeki dünyanın hem yaratanı, hem de tutsağı...

Resim
Çok zor! Değişmek o kadar kolay bir şey değil. Büyük bir çoğunluk benim gibi düşünüyor zaten. Ben yapamam. Beceremiyorum. Daha önce de denedim olmuyor. Yine vazgeçerim. Hem benim için artık çok geç. Düşününce, ne çok sebep var değil mi? Değişmemek için! Değişim fikrini red etmek, engellemek, sabote etmek için. Başımıza gelenleri, yaşadıklarımızı göğüsleme şeklimizi ya da başka bir deyişle onları algılama biçimimizi değiştirmemek için. Peki biz değişemiyoruz, sürekli sikayet ettiğimiz hayat, yaşadıklarımız değişiyor mu? O da değişmiyorsa, onun değişmesi de zorsa, o zaman neden şikayet edip duruyoruz? Yoksa şartlı bir refleks mi bu yaptığımız? Aslında bizler kurban mıyız? Yaşadıklarının kurbanı! Belki de hayat bizim başımıza gelen talihsiz bir olay! Yoksa herşey bizim hayat üzerinde çok fazla kontrol sahibi olmak istememizden mi kaynaklanıyor? Bir fren, bir gaz derken, kendimizi serseme çeviriyoruz. Sürekli kontrol peşinde koşmaktan, deneyimlerimizin tadını çıkarama...

Bugün stressliyim !!

Resim
Şu haline bir bak! Yine kendini stresse bulayıp ne hale çevirmişsin! Düşündün mü hiç? Seni bu hale getiren şey, gerçekten yaşanmış olan mı? Yoksa senin olmasını beklediklerin mi? Söyler misin? Şu an düşündüklerin, gerçek mi? Yoksa gerçek olan şey, senin olumsuz beklentilerini gerçekmiş gibi yaşamayı seçmen mi? En baştan yaşanacak olana peşin,peşin “Biliyorum, bundan iyi bir şey çıkmayacak” etiketini yapıştırmayı istemen mi? Bu şeklinin düşünmenin, seni her seferinde yaşadığın andan kopartarak geleceğin çarpık yansımasının içine soktuğunun aslında sen de farkındasın değil mi? Zihninde barındırdığın bu olumsuz düşüncelerin her zaman doğru çıkmadığını bilinçli olarak kabul etmenin sence vakti hala gelmedi mi? Bugün streslisin öyle mi! Söyler misin? Bu kimin seçimi? 05 Aralık 2008 Haşim Arıkan Fotograf : Cate Blanchet

Kişilik taşıyıcı...

Resim
Bakışların öylesine derin ki, sanki üzerime giydiğim tüm imajlarımı yırtıp atıyor, beni savunmasız, bütün cesaretsizliğimle, korkularımla, zayıflıklarımla, sevgi açlığımla görüyor gibi. Oysa ben…. Ben, kendimi tüm çıplaklığımla ortadaymış gibi hissederek yaşayamam ki. Korkarım böyle olduğumda, Senin beni, sevmeyeceğinden, Beni istemeyeceğinden, red edeceğinden. İnciteceğinden, Kıracağından, Yaralayacağından. Bana zarar vereceğinden. Hiç beklemediğim anlarda senden gelebilecek darbelerden. Ne kadar çok olmak istediğim insanmış gibi gösterebilirsem sana ”ben” i, o kadar çok güvende hissederim kendimi. Ne kadar çok gerçek duygularımı sana belli etmeden, sevgi açlığımı sana hissettirmeden yaşayabilirsem o kadar rahat hissederim kendimi. Hadi, ne olur! Çek o sanki beni tamamen olduğum gibi, bütün çıplaklığımla gören derin bakışlarını üzerimden. Bilme, öğrenme, benim gerçek kimliğimi. Bırak saklı kalsın bende gerçek hislerim. Gerçek duygu doğam, otantik benliğim. İz...

Eğer ölümsüzsem ölüm için kaygılanmama gerek yok, eğer ölümlüysem onun için kaygılanmamın bir faydası yok...

Resim
İnanmak istiyorum. Sadece bir bedenden ibaret olmadığıma. Bedenim birgün toprakta çürüyüp yok olsa da, benim sonsuza dek var olacağıma. Ruh ve beden’e başrol verilen, korkularımı azaltan, o muhteşem hikayeye. Ruhun farklı bedenlerle sürekli tekamül edişine. İnanmak istiyorum. Yaşamakta olduğum hayatı hakkıyla yaşayamasam da her enkarne oluşumda kendimi biraz daha geliştireceğime, bilgeleşeceğime. Bu hayatımda doğru bildiklerimi yapamasam da, gelecek hayatlarımda bunu bir gün başarabileceğime. En nihayetinde de, zamandan çok önce bir yerde, bir şekilde koptuğum, Tanrıyla yeniden bütünleşeceğime. İnanmak istiyorum. Bana ölümsüzlük yükleyen her hikayeye, ideolojiye, felsefeye, inanç sistemine. Çünkü korkuyorum bilemediklerimden! İçimdeki korkulara süreklilik kazandıran, onları dünden bugüne taşıyan bildiklerimi yitirmekten. Bütün biriktirdiklerimi, anılarımı, hazlarımı, sahip olduklarımı kaybetmekten. Sevdiklerimden kopup, dönüşü olmayan bir bilinmeze gitmekten. Yaşadığ...

Çekildiğinde it, itildiğinde çek, uyumu yakala onunla hareket et, zihnini aradan çek sadece hisset...

Resim
Zaman belki hain, acımasız, belki de suçsuz, günahsız. Hepimiz bize yaşattıklarıyla ona bir tanım yüklemeye çalışırken, o akmaya devam ediyor bizim ona yüklemeye çalıştığımız tanımlara karşı son derece umarsız. Hiç durmadan akıp giderken bizi bir şeylerden uzaklaştırdığı gibi, aynı zamanda da bizi yeni bir şeylere doğru yaklaştırmıyor mu? Neden acaba bizi yaklaştıklarından çok, uzaklaştıklarımız da hep aklımız? Yeniyi yaratmak yerine neden hep eskiyle savaşıyoruz? Neden düşlemek için önce görmek istiyoruz? Düşlemek için önce görmek mi, yoksa görmek için önce düşlemek mi gerekiyor? Acaba geçmiş mi geleceğe yol gösteriyor, yoksa gelecek mi geçmişi aydınlatıyor? Geçmiş bizi nereye kadar takip ediyor? Bizim onunla işimiz bittiğinde, onun da bizimle işi bitiyor mu? Geçmiş bizi artık rahatsız etmiyor mu? Geçmişteki olduğumuz kişiden yakamızı acaba ne zaman kurtarabiliyoruz? Onun yüzünden kendimizi ne zaman cezalandırmaktan vazgeçiyoruz? Acaba en çok hangisinden korkuyoruz?...

Bedeni rahatlamaya başlıyor, ruhu huzurla yeniden tanışıyor...

Resim
Bazen yalnız kalmak iyi geliyor insana. Herşeyden, herkesten biraz olsun uzaklaşmak. Yalnız olduğu zamanlarda biraz daha büyüyor sanki insan. Zihnindeki geçmişe ait parmak izlerini, yalnız olduğu zamanlarda silebiliyor. Yalnız kaldığında, süresi dolan acılarının, değerlerini nasıl yitirdiklerini, içinde nasıl çürüdüklerini fark edebiliyor. Yalnız olduğu zamanlarda dolaşmaya başlıyor insanın zihninde, yeni, harika düşünceler. Yalnız olduğu zamanlarda atılıyor umutlara dair ilk tohumlar. Biraz emek verip, onları beslediğinde, hepsi tohumunu patlatıp filizlenmeye başlıyor. Büyüyüp serpiliyorlar. Bazıları zaman içinde insanı ayakta tutan koca bir çınara dönüşüyor. Zor zamanlarında birer can simidi olup, insanı ayakta onlar tutuyor. Yalnız olduğu zamanlarda farkına varıyor insan. Aslında kendisinin hem ustası, hem de çırağı olduğunun. Dışarıda aradığı tüm cevapların aslında hepsinin kendi içinde saklı olduğunun. Yalnız olduğu zamanlarda, üzerini kaplayan geçmişin tozlar...

Zor değil mi, zihnin gizli odalarını, saklı güdülerini, karmaşık mirasını keşfedebilmek...

Resim
Zor değil mi? Kendini anlayabilmek için, dünyayı unutabilmek. Zihninin gizli odalarını, saklı güdülerini, karmaşık mirasını keşfedebilmek. Zihnini fethetmek. Kısıtlamasız, dirençsiz, korkusuz, savunmasız bir yaşam sürebilmek! Kendini umarsızca dünsüz, yarınsız, sonsuz deneyimlerin kollarına bırakabilmek! İçinde hiç bir zorlama hissi, olmama, kazanamama, ulaşamama korkusu duymadan yaşamın akışına karışıp akıp gidebilmek, yaşamla bütünleşebilmek, onun anlattıklarını keyifle dinleyebilmek! Kolay değil mi? Dünyayı keşfetmek için kendini unutabilmek. Duygular, düşünceler, arzular, korkular, beklentilerden oluşan bir bulut kümesinin içine gömülü, asıl gerçekleri görmeden yaşamak. Anıları, hatıraları, deneyimleri sürekli zihninde biriktirmek. Herşeyi, sadece düne dair deneyimlerle renklendirip, projekte eden bir zihnin, senin görmeni istedikleriyle sınırlı olarak görmek! Bildik acıları, yaşanmamış mutluluklara tercih etmek. Öğrenilmiş bir çaresizlikle, hayattan sürekli şikay...

Neden düşüncelerin bağlarından kurtarıp özgür bırakamıyoruz aşkı?

Resim
Ne tuhaf değil mi? İkimiz de duramıyoruz zihnimize kayıt etmeden birbirimizi. Biriktirmekten vazgeçemiyoruz anılarımızı? Hazlarımızı kaydediyoruz. Tartışmalarımızı kaydediyoruz. Neşemizi kaydediyoruz. Üzüntülerimizi kaydediyoruz. Zamanla birbirimiz hakkında ne çok şeyi imgeleştirip zihnimize yığıyoruz. Sonrası ise; Kendimizi onlardan bir daha kurtaramıyoruz. Yaşanacak olanı onlarla karşılıyoruz, Yaşananı onlarla karşılaştırıyoruz. Sürekli bölünüyoruz, çatışıyoruz. Yoruyoruz, yıpratıyoruz kendisi zaten çok narin olan aşkı! Engelliyoruz yaşanacak olanı. Kısıtlıyoruz, kırıyoruz, döküyoruz, yaralıyoruz. Neden aşkı düşüncenin yörüngesi oturtmayı bu kadar çok seviyoruz? Neden düşüncelerin bağlarından kurtarıp onu özgür bırakamıyoruz? Anlamını neden yaşarken veremiyoruz? Neden hiç bir eksiği olmayan bir özgürlük gibi yaşayamıyoruz biz aşkı? 15 Ocak 2011 Haşim Arıkan Fotograf: Nicole Kidman & Baz Luhrmann

Acaba insan hayatı boyunca, kendini keşfetme yolculuğundan daha büyük bir yolculuğa çıkabilir mi?

Resim
Kimim ben? Benliğim dediğim şey, kalıcı bir şey mi? Yoksa “ben” sürekli değişen, sürekli devinim halinde, canlı bir şey mi? İstediklerime doğru yürürken kim olduğumdan, hayatın neresinde bulunduğumdan emin miyim? Amacım ne? Ne bekliyorum hayattan? Eskiden cevaplarım vardı, şimdi ise daha çok sorularım. Düşünceler beynimin içindeki birer vahşi at gibi, beni her tarafa götürmeye hazırlar. Ama herşey cesaretimin ölçüsüne bağlı. Hayat hikayemi cesaretimin ölçüsü şekillendiriyor, renklendiriyor. İnsan acaba hayata ne istediğiyle mi, yoksa ne olduğuyla mı katılabiliyor? Ben, kendim için istediklerimi elde etme yolunda, nereye doğru gitmekte olduğumu ne kadar bilerek hareket ediyorum? Attığım her adıma ya talimatlar, ya sorumluluklarım, ya da yargılarım yön veriyor! Geçmişin şeytanları ise içimde hiç bir zaman susmuyorlar. Yaptığım herşey çevremdekilere kendimi ispatlamak, kendimi değerli kılmak için. Bazen bütün çabam, bütün uğraşım acaba benden beklenen bir yaşamı uygul...

Ne olmadığını fark ederek, ne olduğunu keşfetmeye başlıyorsun...

Resim
Merak ediyorsun! Var olduğunu bildiğin gibi, ne olduğunu da bilmek, kim olduğunun daha fazla bilincine varmak, daha fazla aydınlanmak istiyorsun. Doğduğunda dahil olduğun inanç sistemi sana artık dar geliyor. Senin için önemli olan bir çok şey yavaş yavaş önemini yitirmeye başlıyor. Bugüne kadar sana sunulanları artık yaşanarak bilinene çevirmek istiyorsun. Bugüne kadar farkına varamadığın bazı şeylerin farkına varabilecek bilince kendini yine sen taşıyorsun. Bilincini bu yeni akışa sen açıyorsun. Ve pek çok yeni olasılık oluşmaya başlıyor önünde. Bugüne kadar hep fiziksel olarak algıladığın hayat, ruhsal olarak da sana birşeyler ifade etmeye başlıyor. Kendini kısıtlamalardan, engellerden arındırmanla birlikte yepyeni bir keşif yolculuğu başlıyor senin için. Mutluluğa ulaşabilmek için duygularına, düşüncelerine şablon oluşturmaya ihtiyacın olmadığını keşfediyorsun. İçinde birşeyler dışarı çıkmak için harekete geçiyor. Bir felsefeye, bir guruya ihtiyaç duymaksızın kendi ...

Zamanın adının zaman olmadığı zamanlardı o zamanlar...

Resim
Zamanın adının zaman olmadığı zamanlardı. Çok çok azdı yeryüzünde kendilerine sonradan insan adı verecek olan canlılar. O zamanlar hepsi Adem ve Havva’dan olma çocuktular. "Kardeştiler, dosttular, arkadaştılar" Zaman akıp geçti. Hızla çoğaldılar. Anne oldular, baba, akraba oldular. Dünyanın dört bir yanına dağıldılar. "Hepsinin tek vatanı dünya idi" Zaman akıp geçti. Zihinlerini düne dair bilgilerle doldurdular. Bugünün tüm yükünü yarına taşıdılar, korkularına süreklilik kazandırdılar. Korktukça, kurallar, yargılar, teoriler, ideolojiler yarattılar. Herşeye önyargının, bir fikrin, bir inancın, geleneğin penceresinden baktılar, gerçeklikle olan bağlarını tamamen kopardılar. "Kardeştiler hepsi, dünya vatandaşıydılar" Ama bu gerçeği unutup kendilerini yaşadıkları topraklarla sınırlamaya çalıştılar. Kendilerince sınırlar çizdiler, gruplar oluşturdular, kendilerine isimler koydular. Ülkeler, ırklar yarattılar. Millet oldular, devlet old...

Bazen kaybettiğinde kazanıyor insan!

Resim
Senden özür diliyorum. Sana asla veremediğim şeyler için. Hissettiklerinde sana katılamadığım, sana yaşattığım hayal kırıklıkları için. Bize dair yarım cümlelerini hiç bir zaman senin yerine tamamlamaya çalışmadığım için. Korkaklığımı gizleyip, güçlüymüş gibi görünebilmek için sana olan duygularımı bastırıp kendimi senden uzaklaştırdığım için. İtiraf etmeliyim ki, senin beni tanıdığından daha fazla tanımıyordum ben de kendimi. Yaşadığı her ilişkiyle insan kendine biraz daha yaklaşıyor.İçsel hareketlerinin, dalgalanmalarının biraz daha farkına varıyor ve ister istemez kendisiyle yüzleşiyor. Teşekkür ediyorum sana, Bana verdiğin sevgin için. Kim olduğumu, aşkın nasıl bir şey olduğunu bana yaşatarak gösterdiğin için. Her zaman için beraber olmaktan gurur duyduğum, duyacağım biri olduğun için. Sona eren bir ilişkinin ardından bile, içimde nefret duyguları uyandırmadan, sevmeye devam edebildiğim biri olduğun için. Daha önce hiç hissetmemiş olduğum duyguları hissedebilme kapa...

Bu aralar ne çok ihtiyacım var!

Resim
Bu aralar ne çok ihtiyacım var susmaya, yalnız kalmaya. Her şeyden, herkesten uzaklaşmaya. Kendimle başbaşa bir yolculuğa çıkmaya. Onunla arkadaş olup, birlikte uzun yürüyüşler yapmaya. Çatışmadan, çekişmeden onu anlamaya çalışmaya. Bu aralar ne çok ihtiyacım var sessizliğe. Yüreğimle, beynimi yeniden bir araya getirmeye. Güçlü görünmeye çalışmak yerine kendimi güçlü hissedebilmeye. Hiç bir şeye yetişmek için acele etmemeye. Hiç bir şey için mücadele etmemeye. Hiç bir şey için kendimi zorunluymuş gibi hissetmemeye. Bu aralar ne çok ihtiyacım var hareketsizliğe. Bedenimin peşinden koşmaktan yorulan ruhumu, bedenimle yeniden bütünleştirmeye. İçimde biriken tortular beni sessizce terk ederken, yüreğimin yenilerin heyecanı ile titremesine. Yaşayacağım tüm zevkleri, yaşatacağım zevklerle karşılayabilmeye. Bu aralar ne çok ihtiyacım var kendime... Sanki ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi, tanımsız, kuralsız, koşulsuz görebilmeye, sohbete. Ona olan sevgimi yüreğimde hissede...

Anılar kolleksiyoncusu...

Resim
Neden korkuyorum bu kadar seninle yaşadığımız mutluluk anlarını hatırlarken, seni düşünürken, bizimle ilgili gelecek hayalleri kurarken... Neden zihnimde sürekli dönüp duruyor dünün artığı düşünceler. Geleceği kendi tarzlarında renklendirmek için neden bu kadar ısrarcı ve mücadeleciler. Ne zor bir şey, varsayım ve sonuçlardan hareketle bir gelecek hayal etmek. Onun hem dünden farklı olmasını arzulayıp, hem de o sanki o güne kadar bildiklerinin içinde gizliymiş gibi düşünmek. Bize aktarılmış ya da bizim tarafımızdan kazanılmış deneyimler neden hep klavuzumuz rolündeler? Eski yargıların sürekliliği sağlamak için neden bu kadar çok istekliler? İnsanı ne kadar yoruyor bu, düne bağlı düşüncelerin kendilerini sürekli geleceğe yansıtma mücadeleleri. Hareketleri, hep bir ileri, bir geri... İnsan yoksa bir anılar kolleksiyoncusu mu? Hayata geliş nedeni deneyim biriktirmek mi? Neden sormuyoruz hiç kendimize? Geçmiş ölmeden yaşam kendini yenileyebilir mi? Yoksa, insanın aradığı ...

Anlamı var olan bir yaşama, farklı bir anlam kazandırma özlemi...

Resim
Biliyor musun? Her insanın ruhunun, kendine özgü, doğal, farklı bir üslubu vardır. Bu üslup insanın tüm düşüncelerine, isteklerine, hareketlerine, davranışlarına yansır. Her üslubun da kendine has incelikleri, sertlikleri, güzellikleri, acımasızları... Kimi acıları doğal karşılar. Kimi hiç bir şeyden korkmaz. Kimi bütün kötülükleri sineye çeker. Kimi dünyada ki hiç bir şeye karşı kendini savunmaz. Kiminin mutlulukları bile acı doludur. Kimi ise acılarına rağmen hep mutlu. Aslında insanın hayatını cehenneme çeviren de, yine bu üsluptur. İnsan hayatı, ruhunun bu özgün üslubu ile yaşamak yerine, dışarıdan kendisi için uygun bulduğu başka bir üsluba göre yaşamak istediğinde, ruhu iki üslup arasında sıkışır kalır, bütün doğallığı, samimiyeti, coşkusu, huzuru uçup gidiverir, hayat gerçek bir acıya, bir cehenneme işte o zaman dönüşür. Oysa insan gerçek mutluluğa ancak, ruhuna o kendine özel, doğal üslubunu yaşayabilmesi için izin verdiğinde ulaşabilir... 17 Nisan 2010 Haşim ...

Aşk!

Resim
Nedir ki “Aşk" denilen şey? Herşey aşk kelimesinin kulak zarına çarpasıyla başlar, ardından duyduğun o ses beyninin kıvrımlı kanallarında yolculuğuna başlar. Aşkın bulunduğu ya da bulunmadığı anılardan geçerek, duyduğunu,gördüğünü kaydeder, sonunda 'evet' dersin! Kulak zarına çarpan o kelimeyi artık anladığını sanırsın. Ama hangisini? An’da yaşananı mı? Yoksa geçmişi mi? Haşim Arıkan 19 Ağustos 2011 Fotograf: Julia Roberts

Bugün yalan söyle bana, inan çok ihtiyacım var buna…

Resim
Bugün sebepsizce gelip yanına, sana usulca sokulduğumda. O an içinden gelmese de sımsıkı sarıl bana. Bugün çok ihtiyacım var kollarının beni sarmasına, parmaklarının bana dokunmasına. Sanki senin bir parçanmışım gibi yaşamaya. Bugün gözlerinin derinlerine daldığımda, kaçırma gözlerini benden, susma ne olur bir şeyler söyle bana. O an içinden gelmese de beni sevdiğini fısılda kulağıma. Varsın yalan olsun. Bugün çok ihtiyacım var bu yalanı senden duymaya. Senin için değerliymişim gibi yaşamaya. 28 Ekim 2009 Haşim Arıkan Fotograf: Tilda Swinton

Öyle yalanlar vardır ki, günahı, söyleyen ağızdan ziyade onu dinleyen kulaktadır...

Resim
Sence neden böyle? Neden başkalarının ne düşündükleri, ne yaptıkları senin için bu kadar önemli? Neden başkalarının söyledikleri gerçeğin yerini alıyor? Neden herkes haklı oluyor da, sen haklı olamıyorsun? Daha önce başkaları tarafından onaylanmamış hiç bir düşünceye neden inanamıyorsun? Neden kendi düşüncelerine bir türlü sahip çıkamıyorsun? Neden sanki dünyadaki tüm düşüncelerin en uç noktasındaymış gibi yaşamayı seçiyorsun. Hiç düşündün mü? Belki de yepyeni bir düşüncenin başlangıç noktasında sen duruyorsun. İstediğin yaşam gerçekten bu mu senin? Farkında değil misin? Her saniye, attığın her adımla; Kendini yaratıyor ve şekillendiriyorsun. Yaptığın tercihlerle kim ve ne olduğunun kararını veriyorsun. Kendi anlamını, biçimini ve amacını bu şekilde mi yaratmak istiyorsun? Yaptığımız her özgür seçim ya sevgi ya da korku düşüncesinden doğarmış! Korkuyu yıllardır deneyimliyorsun. Neden artık yüreğindeki sevginin sesine kulak vermiyorsun? Hadi Bırak artık dünyayı bi...

Söyleyin bana sizce nedir ölüm?

Resim
Nasıl, hangi koşulda geldiği midir ona anlamını yükleyen? Kaçınılmaz bir son mudur ölüm? Asla karşı konulamayan! Yoksa bir ceza mıdır? Hakime kalemini kırdıran. Bir kurtuluş mudur ölüm? Tüm acılardan, sıkıntılardan. Dayanacak gücün kalmadığında sığınılan. Ya da yepyeni bir başlangıç mıdır? Bilinmeyene doğru yelken açılan. Söyleyin bana sizce nedir ölüm? Neden korkarız ki tanımını bile tam ve net yapamadığımız halde bu kadar ondan? Onun bilinmeyen olması mıdır, yoksa bildiklerimizin onunla birlikte son bulması mıdır bizi asıl korkutan? Onun korkusu mudur bizleri, adil, vicdan sahibi, ahlaklı yapan? Hayat mı çok sever bizi sürekli onun korkusuyla tehdit etmeyi, korkumuzu hep körüklemeyi? Yoksa biz mi çok severiz onun korkusundan beslenmeyi, birbirimizi beslemeyi? Onun acısını bile yine onun korkusuyla unutmayı denemeyi! Söyleyin bana sizce nedir ölüm? Neden vazgeçemeyiz bir türlü bu korkudan? Hayatı hep eksik, hep yarım yaşayıp, eksik ya da yarım bıraktıklarımızı daha ...

Yüzde kaç kendinizsiniz siz?

Resim
“Ben” im diye etrafınıza gösterdikleriniz yüzde kaçınız sizin? Cesaret edip gösteremediğiniz daha yüzde kaçınız var geride? Yüzde kaç kendinizsiniz siz? Düşündünüz mü hiç? Yüzdeyüz kendiniz olmadığınız için; Yüzde kaç mutlusunuz? Yüzde kaç aşıksınız? Yüzde kaç annesiniz, babasınız, dostsunuz, sevgilisiniz,....? Yüzde kaç gerçeksiniz siz? Hayal ettiniz mi hiç, yüzdeyüz kendiniz olabilmeyi? Tüm çıplaklığınızla ortaya çıkıp, ben buyum işte diyebilmeyi? Hiç rahatsız etmiyor mu sizi, üstünü örtüp, unutmaya çalıştığınız, yok saydığınız o duygular? Kurtulmak için hiç bir istek duymuyor musunuz, yıllardır ruhunuza yerleştirdiğiniz sizi kısıtlayan o sınırlardan, kurallardan, yargılardan? Yüzdeyüz kendiniz olarak yaşamak için cesaretiniz mi yok? Yeterince iyi olamamak, red edilmek mi korkutuyor sizi? Yüzdeyüz kendiniz olarak yaşama riskini mi göze alamıyorsunuz? Sizi teslim alan alışkanlıklarınıza, bağımlılıklarınıza mı karşı koyamıyorsunuz? Gerçek olduğuna kendinizi inandır...

Bir gün, içinde güçlü bir ses yükselmeye başlar...

Resim
Arabada dinlemekte olduğum bir haberin, insana kendini, hayatı sorgulatan sözlerine kendimi kaptırıp zihnimdeki düşüncelerin yarattığı fırtınaya daldığım an da yine çıkıyor ortaya. “Nasıl düşüneceğini değil, ne düşüneceğini öğreten bir eğitim sisteminin ürünüsün sen.” diyerek başlıyor her zamanki gibi sükunetle bana anlatmaya, bana benim yakınlığımda! “Bu sistemde öncelikle sana aktarılan verileri ezberlemen istenir senden. Ne düşüneceğine dair her türlü bilgiye sahip olursun böylece. Ama o bilgiler sana nasıl düşüneceğinle ilgili hiç bir şey öğretmez. Hayat, o bilgilerin sen de yarattığı yanılsamalarla akıp giderken, bir gün, içinde güçlü bir ses yükselmeye başlar. O ses seni, bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeyi başarmak, bir katkıda bulunmak için çağırmaya başlar sürekli. O sesi duymaya başladığın an, hayatın anlam safhasına gelmişsin demektir. Bu çağrı yalnızca senin hissedebileceğin, senden başka hiç kimsenin sana anlatamayacağı bir şeydir. Düşünmeye başlarsın hayata geliş amacı...